"Bu Kriz AKP'nin Türkiye'yi Yönetemediğini Gösterdi"

Prof. Dr. Ümit Özdağ, Türk Milleti Basın Toplantısında Türkiye gündemini değerlendirdi.

15:09:55 | 2026-09-24

 

 

 

Prof. Dr. Ümit Özdağ: “Sözlerime Şanlıurfa'da gerçekleşen depremle başlamak istiyorum. 5,4 şiddetinde bir deprem gerçekleşmiş. Geçmiş olsun. Keza Manisa Turgutlu'da meydana gelen bir okul saldırısı var. Geçmiş olsun dileklerimizi iletiyoruz. Ne yazık ki okul saldırıları, Amerika Birleşik Devletleri'nde olduğu gibi ülkemizde de artmaya başladı. Okul saldırılarını okul kapısına X-ray veya güvenlik görevlileriyle çözmek mümkün değil. Tabii bu bir önlem ama bir bireysel asayiş meselesiyle karşı karşıya değiliz. Onun ötesinde bir tehdit söz konusu ve daha kapsamlı bir önlem paketinin alınması gerekiyor. Daha önce de Kahramanmaraş'ta gerçekleşmişti. Çocuklar silaha kolay ulaşıyorlar. Akran zorbalığı okullarda gittikçe yaygınlık kazanıyor. Tabii şiddet eğilimini körükleyen bir toplumsal ayrışma var.

Değerli arkadaşlar, ben 1990'lı yıllarda Milli Eğitim Bakanlığı için bir araştırma yaptığımda, bunu liselerdeki şiddet hadisesiyle ilgili yapmıştım. Çok net gördüm. Sınıfsal farklılıklar, gelir grubu farklılıkları aynı okulda birleşince şiddet potansiyeli çok güçlü bir şekilde ortaya çıkıyordu. Şimdi bu, televizyonlarla evlere daha güçlü bir şekilde taşındığı için aynı okulda bir araya gelmese dahi sanal alemdeki farklılık sahaya şiddet şeklinde yansıyabiliyor. Ve tabii ki okullarda şiddete karşı, kadına şiddete karşı, akranlara şiddete karşı sürekli bir bilgilendirme ve psikolojik danışmanlık verilmesi gerekiyor. Fakat tabii AK Parti iktidarı döneminde Türk Milli Eğitimi çok ciddi bir seviye kaybetti ve ne yazık ki bu 22-23 sene içerisinde eğitim sistemimiz çok boyutlu bir iflası yaşıyor. En son Bakan, 'Milli Eğitim, Eğitimsizlik Bakanı' diye nitelendiriyorum. Bu sorunları çözmek yerine tarikat ve cemaatleri okullara sokup, okullardan da İstiklal Harbi ve Kurtuluş Savaşı kavramlarını çıkartmakla meşgul olan bir zihniyeti temsil ediyor.

Bakın, gençlerin en önem verdiği şey liyakat. Karşımızda öyle bir Milli Eğitim Bakanı var ki onu profesör yapmak için iki günlüğüne yasa değişikliği yapılıyor. Profesör yapılıyor, sonra yine yasa değişikliği yapılıyor. Yani liyakatsizliğin yürüyen şekli derim ben buna. Bu arada eğitimle ilgili önemli meselelerden bir tanesi de eğitimin en temel unsuru öğretmenlerin ve öğretmen ailelerinin yaşamış olduğu sıkıntı. Farklı şehirlerde yaşayan koca öğretmenler aynı şehirde bir araya gelme mücadelesi veriyorlar ve aile bütünlüğünün sağlanması için destek arayışı içerisinde bizi de arıyorlar. Yani hangi çağda yaşıyoruz? Bu nasıl bir kafa? Hem Anayasa aileyi koruma görevini yüklüyor devlete, hem de siz aile bütünlüğünü parçalayacak önlemler alınmasını sağlıyorsunuz. Aksine yapmanız gereken şey, bu insanları bir araya getirmek ve aile birliğini sağlamak. Bir öğretmenimiz eşinin sağlık sorunları olduğunu söylüyor ama diyor ki başka bir şehirde öğretmenlik yaptığı için ne yazık ki kendisine yardımcı olamıyorum.

Değerli arkadaşlar, biliyorum Türkiye çok ağır bir ekonomik krizden, buhrandan geçerken bir de şimdi bunun üzerine fon krizi eklendi. O konuya geleceğim ama dün sosyal medyada Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ın bir televizyondaki açıklamasını izledim. PKK terör örgütünden ‘örgüt’ diye bahsediyor. Sayın Fidan, siz yıllarca askerlik yaptınız, yıllarca MİT Müsteşarlığı yaptınız. Şimdi de Dışişleri Bakanı olarak PKK terör örgütünden örgüt diye bahsedemezsiniz. Bu bir terör örgütüdür. Sonra diyorsunuz ki ‘silahlı mücadeleye son verdi.’ Silahlı mücadele PKK terminolojisidir. Bunun adı terörizmdir. Siz Türk devletini temsil eden makamda bulunan kişi olarak silahlı mücadele kavramını kullanırsanız PKK'nın yapmış olduğu terör eylemlerini meşrulaştırırsınız. Kullandığınız dile dikkat etmeniz gerekir.

Ama sadece buna mı dikkat etmeniz gerekir? Yine Hakan Fidan, Husilerle ilgili bir açıklama, ikinci açıklaması bu. İlk açıklamasına da geleceğim ama Husilerin Türk Silahlı Kuvvetleri'ne meydan okumasının cezasız kalmayacağını söylemiş. Hakan Bey, Husiler'e gelene kadar Cemil Bayık ve Murat Karayılan her gün Türk askerine meydan okuyorlar. Siz ilk önce onlara cevap verin. Türk askerine bu meydan okuması cezasız kalmasın. Ve yine aynı Hakan Fidan, kısa bir süre önce bir açıklama yaptı ve dedi ki, Mekke Anlaşması gereği Suudi Arabistan'ın toprak bütünlüğünü koruyacağız. Sayın Erdoğan da sözünün arkasında duran bir liderdir. Sayın Hakan Fidan, Türkiye'de hukuk devletini yıktınız, anayasayı defaatle çiğnediniz ama hukuk devletinden geriye kalan ve anayasadan geriye kalan şey diyor ki bize, bir uluslararası anlaşmanın geçerli olması için Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından kabul edilmesi lazım. Siz bu anlaşmayı hâlâ gizli tutuyorsunuz. Türkiye Büyük Millet Meclisi'nden geçmedi. Özetle, bu anlaşmaya dayanarak hiç kimseyi hiçbir yere yollayamazsınız, bir.

İki, Suudi Arabistan ne zaman Türkiye'nin toprak bütünlüğüne destek verdi ki şimdi Türk askeri Suudi Arabistan'ın toprak bütünlüğü için savaşacakmış? Bize anlatsanıza. Neden Türk askeri Suudi Arabistan'ın toprak bütünlüğü için kanını dökmek zorunda kalsın? Ve soruyorum size, değerli arkadaşlar. Eğer Husilere karşı Türk Hava Kuvvetleri'ni görevlendireceklerse bu anlaşma Meclis'ten geçtikten sonra Amerikan Hava Kuvvetlerinin ve İsrail Hava Kuvvetlerinin yapamadığı neyi yapacak Türk Hava Kuvvetleri Husilere karşı? İki, Türk Deniz Kuvvetlerini görevlendireceklerse Amerikan Deniz Kuvvetlerinin uçak gemileriyle yapamadığı neyi yapacak? Husiler Amerikan uçak gemisini öyle bir roket ateşi altına aldılar ki Amerikan uçak gemisi bölgeden kaçmak zorunda kaldı. Kaçarken üzerine inmekte olan bir Amerikan savaş uçağı denize düştü. Amerikan uçak gemisinin bordasındaki bir uçak da sarsıntıdan dolayı denize düştü. Böyle kaçmak zorunda kaldılar. Ha, Kara Kuvvetlerini mi yollayacaksınız? Bir haritaya baksanıza, Gaziantep'ten 3 bin 300 kilometre. Hakan Fidan anlaşılan bugünlerde, değerli arkadaşlar, Dışişleri Bakanlığı'nın adını Savaş Bakanlığı olarak değiştirme konusunda çok istekli. Bir de ya bu Husiler kimle savaşıyor arkadaşlar? İsrail'le. One minute, one minute. One minute. Hakan Bey, one minute. Ne yapıyorsunuz siz? İsrail'in baş düşmanı Husilere ders vereceksiniz. Öyle mi? Evet. Durum bu.

Değerli arkadaşlar, değerli basın mensupları, AKP idaresindeki Türkiye her yönüyle bir sorunlar yumağına dönüşmüş durumda. Nereye elinizi atsanız orası elimizde kalıyor. İnsanımız sadece yüksek enflasyon, hayat pahalılığı, yoksulluk, işsizlik, ağır kira ve konut sorunlarıyla mücadele etmiyor. Alın teriyle kazandığı ve çocuklarının geleceği için biriktirdiği, kenara koyduğu üç beş kuruşu da birazcık daha değerlendirsin diye borsada veya fonda değerlendirmeye kalktığında manipülasyonlarla bu parayı da kaybediyor. Yani borsada küçük bir düşüş işlemi veya durdurulan birkaç fondan bahsetmiyoruz arkadaşlar. 131 fonun işlemi durdurulmuş. 455 bin yatırımcı mağdur olmuş ve yaklaşık 20 milyar dolar düzeyinde bir zarar var. Ya Merkez Bankası'na 2 milyar dolar rezervler arttığında bunu manşetten çekiyorsunuz, 'Rezervlerimiz 2 milyar dolar arttı' diye. 1 milyar dolarlık swap anlaşması yapıyorsunuz. Burada 20 milyar dolarlık bir kayıp var. Bu, 2001 krizinin en az 4 katı büyüklüğünde.

İşte bu arada, bu olayın en çarpıcı tarafına gelelim ve kurumların krizi ne zaman gördüğüne bakalım. Sermaye Piyasaları Kurulu'nun açıklamasına göre 2025 yılının son çeyreğinde bazı fonlarda şüpheli fiyat hareketleri gözlenmiş. Yani bugün yaşadığımız olayın ilk işaretleri yaklaşık 10 ay önce resmen görülmüş değil, açıklanmış. Daha önce görmüşler zaten. Ve 2 Aralık 2025'te Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek başkanlığında Finansal İstikrar Komitesi'nin gündemine gelmiş. 3 Aralık 2025'te SPK çalışma grubu oluşturmuş ve kurumlar arası görüşmeler ve teknik çalışmalar yapılmış. Üstelik sorun yalnızca Türkiye'deki kurumların gözlemleriyle kalmamış. Uluslararası endeks sağlayıcı Morgan Stanley Capital International, 2026 yılı piyasa sınıflandırma değerlendirmesinde Türkiye'deki bazı küçük halka açık şirketlerle bağlantılı fonlar konusunda uluslararası yatırımcıların olası endişelerini kayda geçirmiş. Keza Morgan Stanley, daha fazla şeffaflık, gerçek faydalanıcıların daha iyi açıklanması ve koordineli işlemlere karşı etkin gözetim ve yaptırım mekanizmaları konusunda önlem alınması beklentisini ortaya koymuş. 2025. Yani dışarıdan bakan yatırımcılar da Türkiye piyasalarında bazı yapısal sorunları ve şüpheli işlemleri sorgulamışlar ve bu konuyu gündeme getirmişler.

Şimdi dün beni İsviçre'den bankacı arkadaşım aradı. Dedi ki İsviçre'de bir bankaya Türkiye'den büyük bir miktar, bir devlet görevlisine ait para yatırılmak istenmiş. Banka da sormuş, 'Bunun kaynağı ne?' diye ve fon geliri olduğu, ibraz edilince, İsviçre bankası da bunu şüpheli bulmuş ve Morgan Stanley'e iletmiş. Morgan Stanley de bunun üzerine konuyu daha ayrıntılı tetkik etmiş. Yani sorunu herkes içeride ve dışarıda biliyor. Buna rağmen de önlem alınmıyor. Kriz büyüyor ve İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Terörizmin Finansmanı ve Aklama Suçları Soruşturma Bürosu, 19 Aralık'ta soruşturma başlatarak SPK'ya müzekkere gönderiyor. Bu müzekkerede borsada bazı hisselerin değerinin yaklaşık 100 kata varacak şekilde artışlar meydana geldiğinin tespit edildiğini ve incelemeye konu olan hisselerin önemli bir bölümünün fonlar aracılığıyla toplandığı yönündeki tespitlerini paylaşıyor. En sonunda SPK da yeni yatırım fonlarına ilişkin rehberi yayınlıyor. Fakat sorun yalnızca fon rehberi ve tebliğ yayınlayarak çözülecek noktayı anlaşılan çoktan aşmış. Çünkü bir süreden beri fonlarda biriken risk piyasada büyük bir satış dalgasına dönüşmüş ve finansal kriz patladığında artık yüz binlerce yatırımcı ellerindeki hisse senetlerini çıkartmak için mücadeleye başlamışlar. Ve bu 16-17 Eylül günlerinde zararı kabul edip fonlardan çıkmak için satış emri verdiklerini ama işlem yapılmadığını söylüyorlar.

Şimdi değerli Zafer Partililer, ilk günden itibaren bu konuyla ilgili Zafer Partisi olarak konuyu takip ediyor, gündeme getiriyor ve bundan sonra da gündeme getirmeye devam edeceğimiz sözünü sizlerin önünde, değerli Türk kamuoyuna veriyorum ve vatandaşlar adına da soruyoruz. Madem risk 2025'in son çeyreğinde görüldü, neden daha erken ve daha güçlü tedbirler alınmadı? Madem finansal istikrar açısından sorun olduğu anlaşılmıştı, neden bu yapının büyümesine izin verildi? Madem bazı hisselerde ekonomik gerçeklikle açıklanmayan fiyat hareketleri görülüyordu, neden bu hisselerdeki yoğunlaşma daha önce sınırlandırılmadı? Ve 16-17 Eylül tarihlerinde, zararına da olsa vatandaşın sistemden çıkış yapma hakkı neden gasp edildi? Bu talimatı kim verdi? Bu süreci en baştan beri takip eden Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, sütre gerisinde saklanmayı bırakıp şimdi topluluğun önüne çıkıp konuşmak zorundadır. Mehmet Bey, çıkın konuşun. İsterseniz İngilizce konuşun. Ama konuşun. Biz altyazı geçeriz, merak etmeyin. Ama bu millet, sorumlu olarak sizden bunların izahını istiyor. Çünkü krizin bedelini yurttaşlar ödüyor. Bu insanlar kumarhaneye gidip rulete para yatırmadılar. Poker de oynamadılar. Başka oyun adı da bilmiyorum arkadaşlar. Bilmediğim için bu ikisiyle sınırlı tutayım. Devletin güvence verdiği fonlarda küçük birikimlerini önemli bir bölümü değerlendirip üç beş kuruş dahi kazanmak için yaptılar. Şimdi banka şubenizde çalışıyorsunuz. Küçük bir birikiminiz var. Banka size soruyor 'Fon alayım mı?' diyor, değil mi? Evet. Yaklaşık 455 bin yatırımcı bu krizden ağır şekilde etkileniyor. Aralarında emekliler, sayısız küçük yatırımcılar, sayısız yıllarca para biriktirmiş, bunu fonda değerlendirip biraz daha faizden daha fazlasını alıp onunla da çocuğunun üniversite masrafını karşılamak isteyenler var. Ev almak için para biriktirenler var. İşletmesinin sermayesini değerlendirenler var. Bu insanlara şimdi 'piyasa riski var' demek çok kolay. Bu piyasa riski değil ki. Bu yolsuzluk. Kimse piyasa riski lafının arkasına sığınmasın. Bu göz göre göre manipülasyon. Elbette piyasada risk vardır ama bu risk değil.

Vatandaş, kurallar uygulansın, denetim yapılsın, piyasa şeffaf olsun, adil olsun ve fonların içindeki riskler zamanında görülsün, devlet finansal sistemi desteklesin ve en önemlisi manipülasyona izin vermesin, diyor. Bu nedenle bu sadece bir fon krizi, bir para krizi değil, bir sistem ve güven krizidir, değerli arkadaşlar. Ve AKP'nin başında olduğu ve halkın mağdur ettiği bir sistem krizidir. Türkiye'de vatandaş zaten ekonomik sisteme güven konusunda ağır bir sınavdan geçiyor. Düşman ceza hukukunun uygulandığı, hukukun siyasallaştırıldığı bir ortamda yüksek enflasyon, hayat pahalılığı, işsizlik, konut ve kira sorunu, satın alma gücündeki aşınma, insanların var olan küçük tasarruflarını korumak için verdiği mücadelede şimdi bu alan da onlara kapanmış görünüyor. Ve devletin aylar önce fark ettiği risk, manipülasyonun aylarca devam etmesine ve yüz binlerce insanı felakete sürüklemesine neden oluyor.

Onun için soruyoruz. Sayın Mehmet Şimşek, ortada on aydır büyüyen ve savcılık müzekkeresiyle adli boyuta taşınan bu krize neden daha önce müdahale etmediniz? Ya da müdahale etmeniz engellendi mi? Geciktirildi mi? Halkın parasını kimler gasp etti? Bunların arkasından siyasiler çıkacak mı? Savcılık müzekkeresi sonrası yurt dışı para transferleri tesadüf mü? Bilgi sızıntısı mı var? Ve asıl sorun şu: Sistemsel bir aksaklık olduğu ortadayken halkın kaybı, yatırımcıların kaybı nasıl karşılanacak? Bu anlamda, soruşturma gidebileceği yere kadar uzanacak mı? Doğrusu şunu söyleyeyim: Açık kaynaklardan gelen bilgi, soruşturmanın gidebileceği noktaya kadar gitmesinin söylendiği. İnşallah doğrudur ve inşallah bu soruşturma gidebildiği yere kadar gider ve Türk halkı da yatırımcı da sonucu öğrenir. Soruşturmanın gidebileceği yere kadar gitmesi için gereken siyasi iradedir. Şimdi bu siyasi iradenin olup olmadığını önümüzdeki aylarda göreceğiz. Gelinen aşamada hiç kimse bu olayı yalnızca birkaç portföy yönetim şirketinin üzerine yıkıp kapatamaz. Çünkü ortada araştırılması gereken daha büyük bir soru var: Sistem neden çalışmadı ve kriz patladı sorusu. Burada sistemsel, hukuksal, finansal ve yönetimsel hata zinciri bütün açıklığıyla ortaya konulmalıdır.

Bu bağlamda SPK, Sermaye Piyasaları Kurulu ne biliyordu? Ne zamandan itibaren biliyordu? Hangi tedbirleri aldı? Hangi tedbirleri almadı? Neden almadı? Hazine ve Maliye Bakanlığı ne biliyordu? Finansal İstikrar Komitesi'nde hangi konular görüşüldü? Borsa İstanbul hangi sinyalleri gördü? Diğer ilgili kurumlar hangi verilerden haberdardılar? Neden risk daha erken sonlandırılmadı? Ve en önemlisi, neden yaklaşık 10 ay boyunca büyüyen risk sonunda küçük yatırımcının üzerine yıkıldı? Emin olun, bu soruyu tekrar ve tekrar soracağız Zafer Partisi olarak. Sadece bugün değil, sadece ben değil, bütün arkadaşlarımız soracak. Ekonomiden Sorumlu Genel Başkan Yardımcımız Fikret Artan Bey soracak. Yine Partimizin Sözcüsü Azmi Karamahmutoğlu soracak. Ve bütün genel başkan yardımcılarımız, genel idare kurulu üyelerimiz bu konuyu sonuna kadar takip edeceğiz. Soruşturma şeffaf olmalı, tarafsız olmalı ve bağımsız olmalıdır.

Şu ana kadar kaç kişi tutuklandı? Beş, değil mi değerli arkadaşlar? Sonra bir 12 kişi daha tutuklandı. Siz hiç görüntülerini gördünüz mü? Yok, ben de görmedim arkadaşlar. Oysa siyasi gözaltılarda hep görüntüler gördük biz belediye operasyonlarında. Sıraya dizilip görüntüler alındı. Bakın, ben görüntü alınsın demiyorum. Ama herkese eşit davranılsın. Doğrusu bu. O zaman bunu belediye operasyonlarında da böyle yapın. Diğer operasyonlarda da böyle yapın. Kim sorumluysa, makamına veya ekonomik gücüne bakmadan hukuk önünde hesap vermesi sağlanmalıdır. Çünkü bu soruşturma, tekrar güvenin sağlanması konusunda önemli bir kriter olacaktır. Eğer soruşturma güveni tesis edemezse arkadaşlar, zaten aşağıya doğru giden güven krizi daha da güçlenerek artacak ve bu ekonomiyi darbeleyecektir. Soruşturma gerçekten herkese mi uygulanıyor? Yoksa yalnızca gücü olmayanlara mı? Bu sorunun cevabı çok önemlidir ve bu süreç içinde ortaya çıkacaktır.

Değerli basın mensupları ve değerli Zafer Partililer, Türkiye böyle bir güven krizini dünyanın sakin, barış içinde olduğu bir dönemde de yaşamıyor. Rusya-Ukrayna savaşı devam ediyor. ABD-İran çatışması ve Orta Doğu'daki savaş ve bu savaşın bölgesel enerji arzına oluşturduğu tehdit artarak devam ediyor. Rusya ve Suudi Arabistan'ın enerji altyapısına yönelik saldırılar petrol piyasasındaki riski ve fiyatları arttırıyor. Uluslararası Enerji Ajansı, 2026'da küresel petrol arzının günlük 5,7 milyon varil, yani yaklaşık yüzde 6 azalabileceği uyarısında bulundu. Aynı dönemde petrol stoklarının hızla eridiğine ilişkin uyarılar geliyor. Brent petrol yeniden 100 dolar seviyesinde seyrediyor.

Türkiye enerji ithalatına bağımlı bir ülke, arkadaşlar. Ve petrol fiyatlarındaki yükseliş bizim için sadece benzinin, motorinin pahalanması anlamına gelmiyor. Döviz ihtiyacımızı arttırıyor, cari denge üzerinde baskı kuruyor, enflasyonist baskıyı arttırıyor, kur üzerindeki baskıyı arttırıyor. Zaten gerçekçi olmayan bir kur var. Ve bu ortamda piyasalarımızdaki fon krizi nedeniyle güven kaybı işleri daha da zorlaştırıyor. Şimdi soruyorum size, yabancı sermaye böyle bir ortamda Türkiye'ye gelip yatırım yapar mı? Türkiye'nin dış finansmana ihtiyacı var ve yabancı yatırımcı için sadece yüksek getiri yeterli değil. Yatırımcı, yabancısı yerlisi, hukuk güvenliği istiyor, şeffaflık istiyor, piyasa bütünlüğü istiyor, denetim kurallarına güvenmek istiyor, kuralların herkes için aynı şekilde uygulanmasını istiyor. Bir ülkede fon piyasalarında böylesine büyük bir kriz yaşanıyor ve üstelik düzenleyici kurumun kendi açıklamasına göre sorun aylar öncesinden biliniyorsa, uluslararası yatırımcı doğal olarak şu soruyu soracaktır: Türkiye'de piyasanın gerçek fiyatını, riskini ne kadar güvenilir biçimde ölçebilirim? Bu sorunun cevabı olumsuz olursa sermaye girişinin maliyeti yükselir, risk primi yükselir, finansman pahalılaşabilir ve kur üzerindeki baskı artabilir. Ve bunun sonucunda faiz ve enflasyonla mücadele daha da zorlaşır. Bu konular, Türkiye'nin dış finansman ihtiyacını ve enerji ithalatına bağımlılığı nedeniyle dikkate alınması gereken ciddi risklerdir.

Ancak 24. yılında iktidarının AKP hükümetinin Türkiye'yi hâlâ doğru dürüst yönetmeyi öğrenemediğini görüyoruz. Ve neden olduğu krizler algı ile geçiştirilmeye çalışılıyor. Fatura hep vatandaşa kesiliyor. Vatandaş enflasyonun bedelini ödüyor. Vatandaş yüksek faizlerin bedelini ödüyor. Vatandaş kur artışlarının bedelini ödüyor. Vatandaş arabasına bindiğinde, otobüse bindiğinde, uçağa bindiğinde, trene bindiğinde, gemiye bindiği zaman pahalı enerjinin bedelini ödüyor ve vatandaş verginin bile vergisini ödüyor. Şimdi de denetim mekanizmaları zamanında çalışmadığı için bu finansal krizin bedelini de vatandaşlarımız ödemek zorunda kalacaklar. Şunu söyleyelim arkadaşlar, bu krizin nedeni AKP'nin Türkiye'yi yönetme tarzıdır. Krizler AK Parti hükümetinin doğal sonucu haline gelmiştir. Benzer bir şekilde AKP sebep; yüksek işsizlik, yüksek faiz, yaygın yoksulluk, hayat pahalılığı, paranın değersizleşmesi, tarımda ve sanayide üretimin düşmesi, hukuk devletinden uzaklaşma ise sonuçlardır. Bu son kriz bir kez daha gösterdi ki AKP iktidarı artık Türk halkının menfaatlerini temsil etmiyor. 24 yıldan beri devletin başındalar ama dümen tutmuyor. Gemi bir belirsizliğe doğru sürükleniyor. Halkın yoksulluk içinde, perişan hali ve bilinmeyen krizler, geminin sürekli su aldığını ve tehlikenin her geçen gün arttığını gösteriyor. Ama bütün bunlar bize umutsuzluk aşılamasın. Bu seçime kadar devam edecek ve seçimde Türk halkının oylarıyla sona erecek ve Türkiye sürdürülebilir, planlı kalkınmaya, parlamenter demokrasiye, hukuk devletine, milli, üniter, laik devlete geri dönecek.

Evet, konuşmaya başlayalı 38 dakika oldu. Dediniz ki genel başkan hâlâ sığınmacılardan ve kaçaklardan bahsetmedi. Ben de zaten o konuya konuşmamın sonunda geleceğim. Değerli arkadaşlar, hep birlikte yıllarca sığınmacılar ve kaçaklar meselesinin Türkiye için oluşturduğu tehditleri dile getirirken aynı zamanda bir şeyden daha bahsettik. Dedik ki usulsüz vatandaşlık veriliyor. Daire satarak vatandaşlık vermeyin. Bu iş yanlış. Kanunu başka kanunla aşarak geçici sığınmacı statüsündekilere vatandaşlık vermeyin. Verdiler. Ve şimdi Adalet Bakanlığı'nın yaptığı açıklamaya göre usulsüz vatandaşlık soruşturmasında ikinci bir dalga operasyon yapılmış. 30 şirkete kayyum atanmış, 72 kişi gözaltına alınmış. Olumlu gelişme. Devam edin. Tebrik ediyoruz ve destekliyoruz bu tür operasyonları. Uyuşturucu operasyonlarını desteklediğimiz gibi. Ama yasa değişmeden sonuç alınmaz, tedavi zorunlu hâle gelmeli ve sanal kumar ve uyuşturucu çeteleri terör örgütü muamelesine hukuken maruz kalmalılar.

Ancak bakın, bu konu çerçevesinde şunu da ifade etmek zorundayım. 2012'nin 18 Mayıs'ında 2644 sayılı Tapu Kanunu'nda değişiklik yapıldı ve kanunun 35. maddesi değiştirilerek yabancıya gayrimenkul satışına izin verildi. Sonra 5901 sayılı Vatandaşlık Kanunu'nun 2. maddesi ve uygulama yönetmeliğinin 20. maddesi değiştirilip gayrimenkul satın alana, önce 200 bin dolar, sonra 400 bin dolar gayrimenkul alana vatandaşlık verilmesinin önü AK Parti hükümeti tarafından açıldı. Vatandaşlık vermek, vatanın bir parçasını bütün haklarıyla ve sorumluluklarıyla vermek demektir. Bu çok büyük bir iştir. Ve bu yanlış bir yasal değişikliktir. Bunu kaldıracağız arkadaşlar. Hiç kimse gayrimenkul satın alarak Türk vatanının bir kısmına ortak olamayacak. Bunu derhal iptal edeceğiz. Ve bunu yaparak bu tür yolsuzlukların da önü açılmış oldu. Bütün bunlara son verecek olan şey, seçimlerde Türk milletinin, seçmenin oyunu Zafer Partisi'ne vermesiyle gerçekleşecek.”

Prof. Dr. Ümit Özdağ’ın “Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş CHP’den istifa etti. Bnu nasıl değerlendiriyorsunuz?” sorusuna verdiği yanıt:

“Hayırlı olsun. Mansur Bey'in tabii kişisel tercihidir bu. Muhakkak önünü arkasını düşünmüştür. Mansur Bey hiçbir şeyi etraflıca düşünmeden yapmaz ve ani kararlar almaz, sert tepkiler göstermez. Her şeyi düşünür. Bütün perspektiflerden düşünmüştür. Onun için bizim bu konuda Zafer Partisi olarak olumlu veya olumsuz bir şey söylememiz doğru değildir, mümkün de değildir. Demek ki bundan sonraki siyaset sürecinde bir aşama olarak bunu yapması gerektiğini düşündü ve istifa etti.”

Prof. Dr. Ümit Özdağ’ın “Mansur Yavaş çatı adayı olarak kamuoyu gündemine gelirse Zafer Partisi olarak buna ortak olur musunuz? Bu konuda nasıl bir tutum sergilersiniz?” sorusuna verdiği yanıt:

“Mansur Bey'in politik duruşuyla ilgili biz şimdiden bir açıklama yapmak istemiyoruz. Mansur Bey herhangi bir açıklama yapsın, biz de ona göre açıklamamızı yapalım.”

Prof. Dr. Ümit Özdağ’ın “Sayın Cumhurbaşkanı 81. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu için Amerika'ya gitti ve beraberinde de yine bu KAAN motorları ile F-35 sorunuyla ilgili herhangi bir kamuoyuna yansıyan bir gelişme olmadı. Bu seyahati nasıl değerlendirirsiniz?” sorusuna verdiği yanıt:

“Öncelikle KAAN motoru meselesinin çözülmesi büyük önem taşıyor. Amerika Birleşik Devletleri'nin bu konuda verdiği sözün arkasında durması ve motorları Türkiye'ye teslim etmesi gerektiğini düşünüyoruz. Ama bir yandan da millî kaynaklarla KAAN motorunun yapılması çalışmaları sürdürülmelidir inancındayız. F-35'lere gelince, F-35'lerin verilmesinin S-400'lere bağlanması Türk milletinin egemenlik hakkına yönelik bir adımdır. Bu şartta bağlanmadan bu işlem gerçekleştirilmelidir. Eğer bu şarta bağlanacaksa F-35'ler kendilerinde kalsın ve Türkiye yola KAAN'larla devam eder diye düşünüyoruz. Bakalım görüşmeler nasıl gelişecek, merakla bekliyoruz.”

 

 

 

World Media Group (WMG) Haber Servisi




ETİKET :   ozdag-aciklama-zafer-partisi

Tümü
G-E326TP51F5