
Prof. Dr. Ümit Özdağ’ın “Muğla’ya geliş amacınız nedir?” sorusuna verdiği yanıt:
“Ankara'da niye yaşıyorsam, Muğla'ya da onun için geldim. İstanbul'da niye gidiyorsam, Muğla'ya da onun için geldim. Türkiye'nin çok ağır bir krizden geçtiği dönemden geçiyoruz ve siyasi partiler de Türkiye'de hukuk devletinden ve demokrasiden geriye kalan kırıntılar içerisinde Türk halkına kendi programlarını anlatma mücadelesi veriyorlar. Biz de hukuk devletinin, Anayasasının askıya alındığı, baskıların her geçen gün daha da arttığı bir ortamda, sansürlerin güçlendiği bir ortamda, muhalefet olarak sahada vatandaşla bir araya gelerek Zafer Partisi’nin politikalarını anlatmak istiyoruz ve anlatıyoruz da. Muğla'da da daha önce Bursa'da olduğu gibi, buradan geçeceğimiz İzmir'de olacağı gibi, kurum ve kuruluşları ziyaret ediyoruz. Pazar yerleri ziyaretleri gerçekleştiriyoruz, esnaf ziyaretleri gerçekleştiriyoruz, sivil toplum örgütlerini ziyaret ediyoruz. Hem onların dertlerini dinliyoruz, sorunlarını not ediyoruz, hem de Zafer Partisi'nin çözümlerini onlarla paylaşıyoruz.
Tabii bütün bunlar olurken, bakın, burada devletin Anadolu Ajansı'nı görmüyorum. Var mı acaba bir yerde? Yok. Devletin TRT'si de yok. Ama bunlar şaşırtıcı mı? Hayır şaşırtıcı değil. Bir süre önce Gümülcine'ye gittim ve Gümülcine'de Türk direniş günü münasebetiyle bir toplantıya katıldım. Bu toplantıya Türkiye'den katılan tek siyasetçi bendim, tek Genel Başkan bendim ve en önde başkonsolosumuzla birlikte oturdum ve konuşma yapmak için davet edildim. TRT orada çekim yaptı fakat beni ne izleyiciler arasında yayınladılar ne konuşmacılar arasında yayınladılar. Yapmış oldukları haberden itinayla Zafer Partisi'ni ve Ümit Özdağ'ı çıkartarak haberleri yaptılar.
İşte biz bu ortamda, bu baskı ve sansür ortamında yayın yapıyoruz, çalışma yapıyoruz, açıklama yapıyoruz. Onun için iktidardan çok daha fazla sahada olmak durumundayız. İktidar televizyonları kullanıyor, sosyal medyayı kullanıyor, radyoları kullanıyor, devletin bütün imkanlarını kullanıyor ve bizim de vergilerimizle yayın yapan Türkiye Radyo Televizyonu bizim açıklamalarımızı yayınlamıyor. Özetle nasıl bugüne kadar baskılara ve sansürlere rağmen, ambargolara rağmen kendimizi ve partimizi hapse girme dahil her türlü baskıyı yaşayarak bugünlere getirdiysek, bundan sonra da aynı kararlılıkla sahada olmaya ve Türk halkına Zafer Partisi'nin politikalarını anlatmaya devam edeceğiz.”
Prof. Dr. Ümit Özdağ’ın “Zafer Partisi iktidarında basın tekrar hür olabilecek mi, bunun teminatını verebiliyor musunuz?” sorusuna verdiği yanıt:
“Rahatlıkla veririm. Yani basının iktidardan korkmadığı ama iktidarın basından korktuğu bir Türkiye olmalı.”
Prof. Dr. Ümit Özdağ’ın “Olası bir seçimde CHP’nin çıkaracağı destekleyeceğiniz bir aday var mı?” sorusuna verdiği yanıt:
“Öncelikle daha seçim ortamı oluşmadı. Bırakın erken seçimi, Anayasal bir zorunluluk olan ara seçimi dahi iktidarın Anayasayı çiğneyerek yapmama niyetinde olduğunu görüyoruz. Onun için daha bu aşamada CHP'nin hangi adayı çıkartacağını, çıkartmayacağını tartışmayız. Yani illa CHP'nin çıkartacağı aday üzerinden bir konuşma yürütmek de mantıklı değil. Belki birçok siyasi parti bir araya gelerek bir aday çıkartacaklar. Belki biz bir aday çıkartacağız, Cumhuriyet Halk Partisi destekleyecek. Türkiye’de siyaset dinamik. Bakın, daha radikal bir soru sorayım: seçimlere giderken kaç CHP olacağını da bilmiyoruz. Biliyor musunuz arkadaşlar kaç CHP olacağını? Bilmiyorsunuz. Geçtiğimiz günlerde Erdoğan bir açıklama yaptı ve dedi ki: ülkemiz yakında daha iyi bir ana muhalefet partisine kavuşacak. Herhalde AK Parti'yi ana muhalefet partisi yapma projesinden bahsetmedi. Biz öyle yorumluyoruz ama onun kafasında bir başka model var.
Böyle bir ortamda Türk siyaseti her türlü gelişmeye, anti-demokratik gelişmeye, sürprize hazırlıklı olmalı. Uzun vadeli soruları gazeteciler rahatlıkla sorabilirler ama bizlerin siyasetçi olarak aynı rahatlıkla böyle hukuk dışı ve beklenmez gelişmelerin olduğu bir ortamda cevaplandırmak zor. Ben tutuklanarak Silivri'ye yollandığım gün avukatlara ‘nasıl oldu da bir gözlem tutuklandı?’ diye sorduklarında Türkiye'nin bütün avukatlarının verdiği bir cevap vardı. ‘Bize bu soruyu sormayın çünkü bizim öğrendiğimiz hukuk bu değil, biz böyle bir hukuk konusunda bilgi sahibi değiliz’ diyorlardı. Doğruydu bu cevap. Türkiye'de siyaset de şimdi böyle gerçekleşiyor. Onun için biz Zafer Partisi olarak bugün üzerimize düşeni yapıyoruz. Bu da Türk halkına gerçekleri anlatmak ve Zafer Partisi politikalarını izah etmek. Seçim zamanı nasıl bir siyasal konjonktür olur onu da hep birlikte göreceğiz”
Prof. Dr. Ümit Özdağ’ın “Açıklamalarınızda Atatürk çizgisinde Türk milliyetçiliği vurgusu yapıyorsunuz. Cumhuriyet Halk Partisi'nin DEM Parti ve Kürtlerle ilgili bakış açısı sizin bu düşüncelerinizle çelişir mi?” sorusuna verdiği yanıt:
“Bizim bu konudaki tavrımız çok açıktır, nettir. Cumhuriyet Halk Partisi’ne de bütün kamuoyuna da bunu ifade ettik. Atatürk, Şeyh Said'le, Seyit Rıza'yla aynı masaya oturmadı, onların temsilcileriyle de oturmadı, taraftarlarıyla da oturmadı. Onlara gereken dersi, cezayı verdi. Cumhuriyet Halk Partisi’nin de bugün Abdullah Öcalan ve onun temsilcileriyle masaya oturmaması gerektiğini düşünüyoruz. Ve bu konuda da ısrarcıyız. Ama Cumhuriyet Halk Partisi bu konuda kendi kararını muhakkak kendisi verecektir.”
Prof. Dr. Ümit Özdağ’ın “Zafer Partisi'nin politikaları sadece göçmen politikasından ibaret? Türkiye'nin kronikleşmiş sağlığı, eğitim, iç güvenlik, dış güvenlik konusunda bütün kronikleşmiş rahatsızlıkların ortadan kaldırabilecek projeleriniz var mı?” sorusuna verdiği yanıt:
“Evet, Zafer Partisi açısından tabi sığınmacı meselesi ve kaçak meselesi çok önemli bir ekonomik, demografik ve milli güvenlik sorunudur. Zafer Partisi'nin bu konuda yapmış olduğu tespitlerin doğruluğu, öngörülerin ne kadar önemli ve hayati olduğu yaşadığımız gerçekliklerle tekrar tekrar ortaya çıkıyor. 12 Gün Savaşından çıkartılması gereken derslerle ilgili Milli İstihbarat Teşkilatı'nın bilimsel kuruluşu olan Milli İstihbarat Akademisi 1 Ağustos 2025'te ‘12 Gün Savaşından alınması gereken dersler’ adlı bir rapor yayınladı. Bu raporun 35. sayfasında İran'daki Mossad’ın Afganları nasıl devşirerek bilgi topladığından bahisle Türkiye'nin artık istihbarat ve güvenlik mekanizmalarının mevcut sığınmacı ve kaçak meselesini kontrol altına alamadığı, bu tehditle tek başına yüzleşemediği ve başa çıkamadığı, bundan dolayı Türk halkının bu konularda bilgilendirilmesi gerektiği tespiti yer alıyor. Lütfen bu raporu internetten bulun, 35. sayfasını üçüncü paragrafını okuyun. Zafer Partisi yıllardan beri bunu uyarıyor. Aynı raporda Türk halkı bu konuda aydınlatılmalıdır diyor. Biz de diyoruz ki ‘ben aydınlatıyordum, beni içeriye attınız’. Ama Zafer Partisi'nin bu konuda söyledikleri doğru.
Her sene 11 milyar dolar harcıyorsunuz. Hala harcıyorlar. Vatandaşlık vererek yabancılar üzerinden Türkiye'de seçimleri manipüle ediyorsunuz. Evet, milyonlarca insan vatandaşlık aldı. Bütün bunlar tabii ki Türkiye için çok ama çok önemli tehditlerdir. Bu insanların devletler hukukuna uygun bir şekilde vatanlarına yollanması lazım. Bakın Türkiye'de 5 milyon Suriyelinin olduğu kayıtlı devlet yetkilileri tarafından da dile getirilir. Suriye'de iç savaş sona erdi. Dönen Suriyeli sayısı 600 bin diyorlar. O da eğer gerçekten döndüyse. Geriye kalanlar, onlar ne zaman dönecekler? Evet, bu senenin başından itibaren hastanede onlar da ilaç parası ödemeye başladılar. Peki diğer sağlık hizmetleri, sosyal yardımlar? Ekonomi üzerinde bir yük oluşturmaya devam ediyorlar. İstihdam piyasalarının bozulması, evet.
Tabii ki Türkiye'nin sığınmacılar kadar önemli bir başka sorunu daha vardır. Uyuşturucu ve sanal kumar. 3 milyondan fazla bağımlı insan var bu ülkede. 3 milyon bağımlı insanı anne ve babasıyla birlikte hesaplarsanız 9 milyon ediyor. Bağımlılıktan doğrudan etkilenen nüfus. Bakın, öyle trajediler yaşanıyor ki bu konuda. Bir baba sosyal medyada diyor ki, kızım çocuğu olduktan sonra bizim eve gelmeyi, anne ve babasının evine gelmeyi reddediyor. Kendisine neden gelmiyorsun diye sorduğumda, çünkü ben çocuğumun dayısını görerek büyümesini istemiyorum. Dayısı uyuşturucu kullanıyormuş. Böyle milyonlarca insan var arkadaşlar Türkiye'de. Sanal kumar aileleri yıkıyor. İstanbul'da operasyonlarda meşhurların alındığını görüyoruz. Ama bir kere de baronların mal varlığına el konulduğunu görelim. Tedavinin zorunlu hale getirildiğini görelim. Türkiye'ye Afganistan ve İran üzerinden uyuşturucu getiren baronların Afganistan'da, Pakistan'da, İran'da öldürüldüğü haberlerini Türk istihbaratı tarafından dinleyelim. Bunları duymuyoruz. Biz bunları yapacağız.
Hukuk olmadan, adalet olmadan ve eğitim olmadan ekonomik kalkınma gerçekleşmez. Ve Devlet Planlama Teşkilatı olmadan, karma ekonomik modele geçmeden ekonomik kalkınma gerçekleşmez. Şimdi Zafer Partisi olarak biz bu ekonomik kalkınma modelimizi anlatıyoruz. Muğla'da da güne ilk ziyaretimize zaten Ticaret Odası’nı ziyaret ederek başladık. Oradaki yetkili arkadaşlarımızla Zafer Partisi’nin ekonomik kalkınmayı gerçekleştirmek için öngördüğü enstrümanları ve yöntemleri konuştuk. Özetle Zafer Partisi kadroları AKP’nin geride bıraktığı tahribatı ortadan kaldıracak yol haritasına, anlayışa, programa ve deneyime sahiptir.”
Prof. Dr. Ümit Özdağ’ın “Muğla’yı nasıl görüyorsunuz?” sorusuna verdiği yanıt:
“Tabii Muğla, Türkiye ekonomisine çok önemli katkılar yapan Türk turizminin önde gelen şehirlerinden birisi. Balıkçılıkta çok ciddi bir ekonomik girdi sağlıyor. Milyar dolarları aşan bir ekonomik girdi. Turizmde 5 milyar dolara yaklaşan önemli bir girdi sağlıyor. Ama Muğla yapmış olduğu ekonomik katkı kadar destek alıyor mu derseniz, ne yazık ki alamıyor. Ve burada da yine iktidarın tercih politikalarının önemli olduğunu, etkili olduğunu görüyoruz. Bunun düzelmesi için de Türkiye'de yeni bir iktidar anlayışına ihtiyaç var. Zafer Partisi de o iktidar anlayışını temsil ediyor.”
Prof. Dr. Ümit Özdağ: “Muğla ziyaretimiz kapsamında bugün Marmaris, Dalaman ve Fethiye'de temaslarda bulunacağız. Değerli İlçe Başkanımızın davetiyle sabah Marmaris'e geldik ve bu basın açıklaması sonrasında Marmaris'teki temaslarımızı gerçekleştireceğiz. Pazar yerini ziyaret edeceğiz, Atatürkçü Düşünce Derneği'ni, Emekli Astsubaylar Derneği'ni ziyaret edeceğiz ve onlarla Türkiye'deki gelişmeler, ekonominin yaşadığı ağır buhran, bunun Marmaris'e ve Muğla'ya yansımaları konularını değerlendireceğiz.
Ancak biliyorsunuz iktidarın madenlerimizi yabancılara açma politikası olanca vahşetiyle devam ediyor. Karadeniz'de öyle illerimiz var ki verilen maden sahaları neredeyse o illerdeki yurttaşlarımıza yaşayacak yer bırakmayacak. En vahşi yöntemlerle Anadolu'nun zenginlikleri sömürülüyor. 19. yüzyılda Avrupalılar, Batılılar Afrika'da nasıl maden aradılarsa, hangi zihniyetle, bugün de iktidar yabancı şirketlere Türk topraklarını öyle yağmalama izni, zehirleme izni veriyor. İliç’te bir Çernobil tehlikesi yaşandığını İliç'teki o patlamadan iki sene önce yerine gidip açıklamıştım. Keza Kayseri'de, Develi'de doğanın nasıl altın arayan firmalar tarafından katledildiğini ifade etmiştim. Daha sonraki dönemde bu da ortaya çıktı ve orada da değişik önlemler alınmak zorunda kalındı. Bugün Ankara'da madenciler gösteri yapıyorlar. Dün başladılar ve onlara karşı çok sert önlemlerin alındığını, gözaltıların olduğunu duyuyoruz ve buradan sevgi madencilere desteğimizi açıklıyoruz. Hükümeti de bu talan zihniyetiyle yapılan madencilik faaliyetlerini durdurmaya çağırıyoruz. Ancak AKP iktidarının bu talan siyasetini sürdüreceğinden de madenlerde eminiz çünkü AKP'nin ekonomik politikası buna dayanıyor, böyle bir zihniyeti temsil ediyor.
“Mehmet Şimşek bildiğimiz anlamda Bakan değildir, sekreterdir”
Evet, Anadolu'nun zenginlikleri yabancı şirketler tarafından sömürülürken ve Türkiye zengin bir ülkeyken Türk halkının yanlış ekonomik politikalardan dolayı fakirleşmesi de devam ediyor. Evet, ekonomi çöküş içerisinde. Bu dün, Yeni Şafak'ın manşetiydi arkadaşlar. İktidarın yarı resmi El Ahram'ı Yeni Şafak, ‘ekonomi çöküyor’ diyor. Çok doğru ama ekonominin çöküşünün nedeni Mehmet Şimşek'in politikaları değil, AKP iktidarının politikalarıdır. Kimse Mehmet Şimşek'in üzerine suçu atıp kenara çekilmesin. Bu bir Mehmet Şimşek uygulaması değil, bu Erdoğan'ın politikalarıdır. Nasıl bütün başarıları Bakanlarına değil kendisine alıyorsa Erdoğan, başarısızlığı da kendisine almak durumundadır. Çünkü oylar Mehmet Şimşek'e verilmiyor, Recep Tayyip Erdoğan'a veriliyor. Mehmet Şimşek'in siyasi sorumluluğu bile yoktur. Mehmet Şimşek bildiğimiz anlamda Bakan da değildir, sekreterdir. Politika yapma yetkisi dahi yoktur, politika uygulama yetkisi vardır Cumhurbaşkanlığı sistemine göre. Politikaları yapan Cumhurbaşkanlığındaki ekonomi kuruludur. Bu anlamda bütün ekonomi politikaları, bütün savunma politikaları, bütün dışişleri politikaları, bunların hepsinin ilk ve tek sorumlusu Recep Tayyip Erdoğan'dır. Cumhurbaşkanlığı sisteminin gereği budur.
“Ekonomik buhrandan çıkış AK Parti iktidarının artık emekliye ayrılmasıyla mümkündür”
Ve bir şey daha söyleyelim. Mehmet Şimşek tarafından Cumhurbaşkanlığına yollanan bir, yasa tasarısı vardı ve o yasa tasarısının birçok bölümünün, ki bunlar da olumlu bölümlerdi, sarayda kırpıldığını ve böylece vergi alınması gereken birçok grubun vergiden muaf hale getirildiğini, rahatlatıldığını da biliyoruz. Özetle, ekonomik buhrandan çıkış, Mehmet Şimşek'in değiştirilmesi vesaire ile olmaz, ekonomik buhrandan çıkış, AK Parti iktidarının artık emekliye ayrılmasıyla mümkündür. Ekonomik buhrandan çıkış, Türkiye'nin neoliberalizmin en kötü örneklerinden bir tanesi olan AKP uygulamasından vazgeçerek, neoliberalizmden vazgeçerek karma ekonomiye dönüşle mümkündür. Devletin hafızası olan Devlet Planlama Teşkilatını tahrip ettiler, kapattılar. Akla aykırı bir şey bu. Devlet Planlama Teşkilatının tekrar kurulması lazım. Türkiye'nin tekrar planlı kalkınma modeline dönmesi lazım. Kamunun büyük yatırımlarda gücünü ortaya koyarak yatırım yapması lazım. Ama AK Parti bırakın kamunun yatırım yapmasını, mevcut kamu yatırımlarını dahi iktidarı döneminde özelleştirme adı altında har vurup, harman savurdu.
“Muhalefetin hukuk dışı yöntemlerle baskı altına alınmaya çalışıldığı bir ortamda ekonomik kalkınmanın gerçekleşmesi mümkün değildir”
Tabii ekonominin kalkınması için muhakkak Türkiye'de hukuk devletinin kurulması gerekiyor. Ne yazık ki bugün bir hukuk devleti yok. Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanmadığı bir ülkede yaşıyoruz. Böyle bir ortamda istediği kadar Adalet Bakanı Türkiye'de hukuk devleti olduğunu iddia etsin, kendisi dahi buna inanmıyor. Olan düşman ceza hukukudur ve muhalefetin hukuk dışı yöntemlerle baskı altına alınmaya çalışılmasıdır. Böyle bir ülkede de ekonomik kalkınmanın gerçekleşmesi mümkün değildir.”
Prof. Dr. Ümit Özdağ’ın “Ankara'da bir ittifak çağrısında bulunmuştunuz. Partilerden olumlu dönüşler oldu mu?” sorusuna verdiği yanıt:
“Daha çok erken, herkes değerlendirmesini yapıyor. Bakalım göreceğiz.”
Prof. Dr. Ümit Özdağ’ın “Son zamanlarda eğitimde yaşanan çocuk cinayetleri ile ilgili neler söylemek istersiniz?” sorusuna verdiği yanıt:
“Bu konunun basında çok tartışılmaması gerektiğini düşünüyoruz. Daha ilk günden söyledik çünkü basındaki tartışmaların yeni olayları tetikleyeceği endişesini uzmanlar taşıyorlar. Onun için yapılması gereken bakanlıklar arası koordinasyonla eksiklerin giderilmesi ve hızla kararlar alınarak risk unsuru oluşturan profillerin tespit edilmesidir. Kapının önüne polis koyarak, polis arabası koyarak bunları engelleyemezsiniz. Böyle bir engelleme yöntemi yok, bu mümkün de değil zaten. Doğrusu, bilim bunu tespit ediyor ve bunun için de Milli Eğitim Bakanlığı ile Sağlık Bakanlığı ile Aile ve Sosyal Yardım Bakanlığı arasında sağlıklı bir iletişim kanalının açılması lazım. Eğer daha önce bu sağlıklı iletişim kanalı olsaydı bu olaylar tespit edilebilirdi, öngörülebilirdi yani. Ama bu kanallar olmayınca bu tür müessif olaylarla karşılaşıyoruz.
Prof. Dr. Ümit Özdağ’ın “Ümit Özdağ'ın bildiğimiz politikası ‘sığınmacıları göndereceğiz’ oldu. Bununla ilgili ilerleyen süreçte ne gibi çalışmalar yapıyoruz, neler söyleyeceksiniz? Sığınmacıları gönderebilecek misiniz?” sorusuna verdiği yanıt:
“Zafer Partisi'nin Anadolu Kalesi Projesiyle Türkiye'deki 13 milyon sığınmacı ve kaçağı vatandaşlarına yollanması projesi tabii ki gündemde çünkü sığınmacılar ve kaçaklar hala Türkiye'de varlıklarını sürdürüyorlar. Türkiye ekonomisine, Türkiye'nin demografik yapısına, sosyolojik yapısına büyük bir yük oluşturmaya devam ediyorlar. Bu konudaki projelerimizi geliştirerek sürdürüyoruz. Raporlarımızı ortaya koyduk. Evet, eskisi kadar bu konuyu gündeme taşımıyoruz. Çünkü bu konuyu gündeme taşırken de bize şunu soruyordunuz: Sizin başka politikanız yok mu? E şimdi başka politikalarımızı anlatıyoruz. Geliyorsunuz diyorsunuz ki ‘ya sığınmacılara ne oldu?’ Sığınmacılar duruyor.
Zafer Partisi geldiğinde tabi sığınmacılar da gidecekler. Hukuk içerisinde gidecekler tabi ki. Bir düzen çerçevesinde dönecekler. Vatandaşlık alanların vatandaşlıklarını iptal edeceğiz. Kimse kendisini burada uzun vadeli düşünmesin. Özetle sığınmacılar ve kaçaklar politikamızdaki kararlılığımız ilk günkü gibi devam ediyor.”
***
Azmi Karamahmutoğlu, Türkiye gündemine ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
Azmi Karamahmutoğlu: “Geçen hafta, 14 Nisan günü Şanlıurfa'da ne yazık ki bütün Türkiye'yi acıya, eleme boğan bir okul saldırısı yaşadık. 16 öğrencimiz bu saldırıda yaralandı. Yaralı öğrencilerimize acil şifalar diliyoruz. Fakat bu olaydan hemen bir gün sonra, 15 Nisan günü, bu kez Kahramanmaraş ilinde yine bir okulda, bu kez ortaokulda bir saldırı gerçekleşti ve ne yazık ki 8 öğrencimizi ve bir de kahraman öğretmenimizi bu saldırıda kaybettik. 8 fidan, 8 öğrenci kaybedildi. Her birinin ailesi için birer kıyamet anlamına gelen bu acı olayın ardından ailelere başsağlığı, hastanede tedavi görmekte olan yaralılara da acil şifalar diliyoruz.
Bu kahredici silahlı saldırının sorumluluğu ne yazık ki yalnızca saldırıyı yapan öğrencilerin üzerine bırakıldı. Hem Şanlıurfa'da hem Kahramanmaraş'ta. Oysa uzun yıllardır sokakları, caddeleri güvensiz halde bırakılan ülkemizin, artık görüldüğü gibi okullarında da gençlerimizin güvende olmadıklarını büyük bir acıyla deneyimledik, tecrübe ettik. AKP hükümeti, 9 ailenin kıyameti olan bu silahlı saldırının sorumluluğunu üstlenmedi. Türk Milli Eğitiminin üzerine karabalık gibi çökmüş olan AKP'li Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin hiçbir sorumluluğu yokmuş gibi utanmadan görevinin başında kalabiliyor. Hakeza AKP hükümetinin İçişleri Bakanı, çocuklarımızın güvenliğini sağlayamamış olmanın sorumluluğunu üzerine almadan aynı şekilde arsızca koltuğunda oturmayı sürdürebiliyor. Evlatlarını kaybeden, kıyametlerini yaşayan ailelerin acısına hürmeten istifa ederek özür dileme nezaketini bile gösteremiyorlar.
Ülkemizde kötü giden her şeyi sahipsiz bırakarak hiçbir şeyin sorumluluğunu üstüne almayan bu müflis AKP hükümeti, krizdeki ülke ekonomisinden tutun, sokaklara taşıp, artık sokaklardan okullara kadar uzanan, taşınan bu asayişsizliğin sorumlusu, müsebbibi olan müflis AKP hükümeti, artık Türk halkının sırtında taşıyamayacağı bir yük haline gelmiştir. AKP hükümeti gecikmeksizin bir an önce Anayasanın zorunlu kıldığı ara seçime giderek güven oyu tazelemesi yapmak zorundadır. Ya erken seçim ya ara seçim. Tükenmiş AKP hükümetini, 2028 yılının Mayıs ayına kadar yani olağan seçim tarihine kadar yani önümüzdeki uzunca iki yıllık süre boyunca taşıyabilmemiz, önümüzdeki koskoca iki yılı daha AKP hükümetiyle geçirebilmemiz mümkün değildir. Artık Türkiye'mizin üzerine bir kara basan gibi çöken bu hükümetin varlığı ülkemiz için bir kabus haline gelmiştir. Türkiye'miz AKP'yi sırtından atmalıdır. Ya erken seçim ya da ara seçim.
AKP hükümeti eski Tunceli Valisi Tuncay Sonel'in de içinde olduğu şüphesi bulunan maktul Gülistan Doku cinayetini altı yıldır aydınlatılmamış olmasının sorumlusu hiç şüphesiz AKP hükümetinin Bakanlıkları ve bu bakanlıklarda çalıştırılan siyasi iradeyle yönlendirilen bürokrat kadrolardır. Ülkenin başkenti Ankara'da işlenen Sinan Ateş siyasal cinayetinin azmettiricilerinin kim olduğunun bunca senedir aydınlatılmamış olması, Tunceli'deki Gülistan Doku cinayetinin altı yıldır faili meçhul kalmasının sebeplerinden biridir. Ve ne yazık ki faili meçhul kayıp ve cinayetlerin dosyaları bunlarla sınırlı değildir. AKP iktidarından güç devşirenlerin şüphelisi konumunda olduğu bu dosyalar halen daha açıktır ve meslek etiği, ahlakı, vicdanı yüksek olan kahraman savcı ve hakimlerin adalete ve insanlığa el atmasını bekliyor bu açıkta bulunan dosyalar. Tunceli'de görev yapmakta olan son bu dosyayı açan savcımızın sergilemiş olduğu gibi meslek etiği, ahlak ve vicdan sahibi olduğunu gösterecek savcılara, hakimlere memleketin ve açıkta bekleyen bu faili meçhul dosyaların ihtiyacı var.
Türkiye'mizde emniyetin ve adaletin yeniden tesis edilebilmesi AKP hükümetinin varlığında imkansız görünmektedir. Çünkü çürüme başlayalı uzun yıllar oldu ve bu çürüme onu başlatan AKP eliyle giderilemez, düzeltilemez. Bu dönemin, bu AKP'nin yaratmış olduğu çürümüşlüğün bu dönemin üzerini kireçle örtmeliyiz. Görünen o ki, tek tek ilgili ve sorumlu bakanların istifası bile yeterli olmayacak, topyekûn AKP hükümetinin ülkemizin yakasından düşmesini sağlayabilmemiz gerekecektir. Bunu sağlayabilmek için vatandaşların, seçmenin muhalefet partilerinin etrafında birleşmesi, politik bir dayanışma sergilemesi, muhalefeti desteklemesi, güçlendirmesi kaçınılmaz bir zorunluluktur. Yakalarımıza taktığımız, sahip olduğumuz rozetlerden çok çok daha kıymetli, değerli ve önemlidir, hayatidir.
Değerli Türk kamuoyu, son bir buçuk yıldır meşgul edildiğimiz bir ikinci çözüm ihanet süreciyle ilgili olarak geldiğimiz aşamayı her ne kadar perde gerisinde tutulsa da dikkatlerinize sunmak istiyorum. Cumhur İttifakı iktidarı, yani AKP - Devlet Bahçeli birlikteliği son bir buçuk yıldır ülkemizin bütün sorunlarını göz ardı edip çözülmesi gereken öncelikli mesele olarak, narkoterör örgütü PKK'nın başı olan bebek katili Abdullah Öcalan'ın umut hakkı denerek salıverilmesi ve 60 bin yurttaşımızın katilinin statü sahibi edilmesini en ön sıraya koymuştur. Memleketin öncelikli çözüm bekleyen meselelerinde en ön sıraya bunları koymuştur. AKP Bahçeli hükümetinin önceliği budur. Bir terörist başından, baş teröristen baş müzakereci yaratmaya ve bunu Türk halkına kabul ettirmeye çalışıyorlar. Bunun için de yeni bir Anayasa dayatmaya çabalıyorlar. Oysa Türk milleti, egemenliğinin ve Cumhuriyet Türkiye'sinin ölüm fermanı olacak böyle bir Anayasa dayatmasının karşısında duracaktır. Bugüne kadar giriştiğiniz, denemeye çabaladığınız, hatta hazırlayıp bitirdiğiniz ve sandığa kilitlediğiniz o yeni Anayasayı halkın huzuruna getirmeye cesaret edemeyeceksiniz.
Değerli basın mensupları,
Son haftanın bir diğer tartışmasına ilişkin Zafer Partisi'nin tespitlerini sizlerle paylaşmak istiyorum. Hatırlayınız iki hafta önce yine burada yapmış olduğumuz basın açıklamasında ABD'nin Türkiye Büyükelçisi Tom Barrack için diplomatik gelenekte istenmeyen adam ilan edilmeye müstahak olduğunu söylemiştik. Atatürk Türkiye'sini Orta Doğu'da tayin edilmiş emirlikler ile karıştıran ve Türkiye için de mutlak gücü elinde bulunduran bir tek adam rejimini salık veren, tavsiye eden küstah açıklamasını ‘diplomatik bir gah’ diyerek geçiştiremeyiz. Tom Barrack gittiği gurbetten memleketine geri dönmüş, gurbetçi bir Arap gibi Arap coğrafyasında şımarıkça dolaşıyor. Arap coğrafyasında şımarıkça dolaşan bu ABD Büyükelçisi'nin Türkiye'den geri çekilmesini, Türkiye-ABD diplomatik ilişkilerinin selameti açısından gerekli görüyoruz.
Zafer Partisi Başkanlık Divanı Üyeleri, son bir haftadır Ankara'da Genel Merkezde durmuyor. İl il geziyorlar. Bugün Muğla ilinde de Sayın Genel Başkanımızla. Üç gündür Bursa’da faaliyetlerde bulundular, çalışmalarında bulundular. Giresun'daydılar. Son Muğla ziyaretine ve Giresun ziyaretine ilişkin yapılan faaliyetlere dair bilgi verecek olursak, Giresun ve Muğla'da özellikle bir çevre ve doğa katliamı yapılıyor. Tabii ki yalnızca bu iki ilimize özel bir durum değil bu. Zaman zaman ülkenin birçok bölgesinde yapıla geldiği gibi bu iki ilimizdeki son haftada yaşanan olaylarla birlikte çevre ve doğa katliamına dikkat çekmek için buralarda bulunduk. Sadece Giresun ilinde son dönemde Giresun il genelinde 120 bin dönümü aşan alanların ruhsatlandırılması ve fındık bahçelerini de içine alan bu sahalarla birlikte tarım arazileri, yaylalar ve su kaynakları üzerinde yarattığı çevresel riskler, baskılar nedeniyle merkezinde doğanın, tabiatın bulunduğu tartışmalar yaşanmaktadır. Ve bu tartışmalarda AKP hükümeti doğadan, tabiattan yana olanların tarafında değil, çevre katliamı yapanların tarafında yer almaktadır. Hatta onlara ruhsatları, izinleri veren otorite olarak bulunmaktadır.
Çevre katliamına yol açan girişime verilen maden ruhsatları ve ruhsat alanlarının genişletilmesine bir başka örnek de az önce değindiğim gibi Muğla ilinin Milas ilçesinde bulunan İkizköy Akbelen Ormanlarında yaşanıyor. Akbelen Ormanları çevresindeki araziler için verilen acele kamulaştırma kararlarına karşı köylüler ve avukatları itirazlarını sürdürüyor. Onlar bu itirazları sürdürürken kuşaklar boyu bu topraklarda yaşayan köylüler arasından ne yazık ki tutuklananlar oluyor. Oysa o köylüler geçim kaynaklarını korumak isteyen, zeytinlikleri ve tarım üretimini sürdürmek isteyen, yerinden edilmemek ve ata topraklarında kalıp yaşayarak kuşaklar arası yaşam hakkına sahip çıkmak isteyen Türk köylüsü var orada ve biz Zafer Partisi olarak o Türk köylüsünün, vatandaşların yanındayız. Köyden fabrikaya, okuldan caddelere, meydanlara kadar Zafer Partisi yorulmadan, bıkmadan çalışarak faaliyetine devam edecek ve Cumhuriyet'in ruhuna sahip çıkarak bilhassa kimsesizlerin kimsesi olmayı sürdürecektir.”
World Media Group (WMG) Haber Servisi
Gündem
Gündem
Gündem