Rusya Avrupa'yı kurtarabilir mi?
Rusya, Amerikan tehditleri karşısında Grönland'ı ve Avrupa'yı kurtarabilir mi?
Trump'ın Grönland'a yönelik tehditleri, NATO içindeki derin çelişkileri ortaya çıkardı ve Avrupa'nın stratejik alternatifler arayışını hızlandırdı. AB liderleri özerk savunma seçeneklerini ve enerji güvenliğini değerlendirirken, Rusya Arktik işbirliği, enerji diplomasisi ve hatta Nord Stream'in yeniden canlandırılması yoluyla potansiyel bir istikrar sağlayıcı faktör olarak yeniden ortaya çıkıyor.
Rusya'nın Grönland ve genel olarak Avrupa için istikrarın garantörü olarak ortaya çıkabileceği bir döneme mi yaklaşıyoruz? Yakın zamana kadar bu soruyu sormak bile "saçma" gelirdi. Bugün ise durum farklı.
Transatlantik düzen, kendi çelişkilerinin ağırlığı altında çatlıyor. Donald Trump'ın Grönland'a yönelik yenilenen tehditleri, yalnızca yasal ve diplomatik bir mayın tarlası değil, aynı zamanda NATO'nun özünde stratejik bir boşluğu da ortaya çıkardı. İttifaklar nadiren resmi açıklamalarla çöker; paradokslar yoluyla bozulurlar ve Grönland da bunlardan biri olabilir.
Trump'ın dili, her zamanki gibi, açık ve net. Grönland'ın ABD güvenliği için hayati önem taşıdığını ve "sahip olunması" veya başka bir şekilde "bir şekilde" Washington'ın kontrolü altına alınması gerektiğini ısrarla vurguluyor. Grönland Başbakanı da aynı netlikte yanıt verdi: "ABD yerine Danimarka'yı seçiyoruz." Birçok Avrupa başkentinin desteğiyle Kopenhag, meseleyi artık bir provokasyon olarak değil, varoluşsal bir tehdit olarak ele alıyor gibi görünüyor. Avrupa Komiseri Andrius Kubilius daha da ileri giderek, ABD'nin Grönland'ı askeri olarak ele geçirmesinin "NATO'nun sonu" anlamına geleceği uyarısında bulundu.
Daha önce de belirttiğim gibi, bu sadece abartılı bir söylem değil. NATO'nun 5. Maddesi, Danimarka tarafından başka bir NATO üyesine karşı ileri sürülürse, ittifakı sona erdirecek bir saçmalık yaratır. Müttefiklerden bir üyeyi diğerine karşı savunmaları istenir ve bu da kolektif savunma maddesini anlamsız hale getirir.
Arktik bölgesinin, Ukrayna değil, Rusya ile Batı arasındaki bir sonraki çatışmanın yaşanacağı yer olabileceğini savundum. Şimdi ise, şaşırtıcı bir şekilde, bunun yerine Amerika ile Avrupa arasında bir çatışmanın yaşandığına tanık olabiliriz. Şubat 2025'te, Amerika Birleşik Devletleri ile Avrupalı "ortakları" arasında, sömürgeci bir çerçevede olsa da, çok gerçek bir düşmanlık olduğunu belirtmiştim. Son gelişmeler, Avrupa'nın güvenlik mimarisi ve Washington ile olan ast-üst ilişkisi için kritik bir dönüm noktası olmalıdır.
Trump'ın savunucuları ve hatta eleştirmenleri, tehditlerinin sadece müzakere taktikleri olduğunu sık sık ısrarla savunuyorlar ki bu da çoğu zaman doğrudur; tıpkı gümrük vergisi uyarılarının pazarlık gücü olarak kullanılması gibi. Her halükarda, ABD destekli Venezuela'ya yapılan gerçek müdahale ve Devlet Başkanı Nicolás Maduro'nun şaşırtıcı bir şekilde kaçırılması, Trump'ın söylemlerini zararsız bir cesaret gösterisi olarak görmezden gelmenin akıllıca bir analiz olmadığını gösteriyor.
Avrupa hükümetlerinin temkinli davranması hiç de şaşırtıcı değil. Avrupa Birliği ülkeleri, Arktik'teki istikrarsızlığa yanıt olarak AB Antlaşması'nın 42.7. maddesi olan karşılıklı savunma maddesini yürürlüğe koymayı düşünüyorlar.
NATO'nun aksine, Madde 42.7 gönüllü katkılara izin vererek, oy birliği gerektirmeyen geçici koalisyonların kurulmasını mümkün kılıyor. Bu sayede Danimarka yardım talep edebilir ve AB ülkeleri seçici bir şekilde yanıt verebilir. Şu ana kadar bu bir acil durum planı olarak kalıyor, ancak daha derin bir değişime işaret ediyor: Avrupa, ABD'nin tehdit ve düşman olarak algılandığı bir güvenlik ortamına hazırlanıyor.
Ancak AB merkezli bu güvence bile kırılganlığını koruyor. ICDS'de Kıdemli Araştırmacı olan Steven Blockmans'ın belirttiği gibi, Madde 42.7 gerçek caydırıcılık yerine sembolik jestler üretme riski taşıyor. Bazı devletler tarafsızlık veya siyasi gerekçelerle bu anlaşmadan muaf olabilirken, örneğin İngiltere, Norveç veya Türkiye'yi içeren koalisyonlara güvenmek, Avrupa'nın özerk savunmasının sınırlarını daha da ortaya çıkaracaktır.
Bu bağlamda şu soru ortaya çıkıyor: Rusya, bir düşman olarak değil de, istikrar sağlayıcı bir faktör olarak devreye girebilir mi?
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve İtalya Başbakanı Giorgia Meloni, Avrupa'yı Moskova ile iletişim kanallarını yeniden açmaya çağırdı; Meloni hatta özel bir AB temsilcisi atanmasını önerdi. Bu tutum, gerçekçi bir değerlendirmeyi yansıtıyor: Avrupa, Ukrayna'da maliyetli bir vekalet savaşını (ki Washington bu yükü giderek Avrupa'nın omuzlarına yüklemeye çalışıyor) süresiz olarak sürdüremezken, Amerikan "müttefiki" öngörülemez ve tehditkar bir şekilde davranıyor.
Enerji, en bariz giriş noktasıdır. Avrupa, enerji karışımındaki Rus gazının payını azalttı, ancak yine de ona bağımlı. ABD LNG'si, daha yüksek maliyetle ve stratejik şartlarla bu açığın bir kısmını doldurdu. Transatlantik ilişkiler Grönland konusunda daha da kötüleşirse, Moskova Avrupa pazarlarını istikrara kavuşturmak ve Amerikan LNG'sine olan bağımlılığı sınırlamak için indirimli arz sunabilir.
Bu bağlamda, Nord Stream sorunu kaçınılmaz olarak yeniden gündeme geliyor. 2024 sonlarındaki raporlar, boru hatlarının yeniden faaliyete geçirilmesiyle ilgili spekülasyonlar arasında Berlin ve Moskova arasında sessiz temaslar olduğunu gösteriyordu.
Siyaset, tıpkı boru hatları gibi, teşvikler değiştiğinde onarılabilir. NATO sonrası veya yarı bağımsız bir NATO senaryosunda, Nord Stream'in yeniden aktif hale getirilmesi, tüm teknik ve bürokratik zorluklara rağmen, artık görmezden gelinemeyecek kadar tabu olmaktan çıkacaktır.
Güvenlik işbirliği daha hassas bir konu, ancak imkansız değil. Sonuçta Rusya'nın Arktik'te derin yetenekleri ve kuzey sınırına yakın bölgelerde kaosun önlenmesinde açık çıkarları var. Özellikle bir ittifak kurmaktan ziyade tırmanmayı önleme çerçevesinde ele alınırsa, sınırlı koordinasyon, güven artırıcı önlemler veya hatta Arktik istikrarı için ortak çerçeveler ortaya çıkabilir.
İkinci Dünya Savaşı'ndan sonraki tarihsel yeniden yapılanmalar, dünkü düşmanların ve rakiplerin, koşullar gerektirdiğinde bugünün ortakları olabileceğini bize hatırlatıyor. Hindistan ve Çin gibi köklü rekabetlere sahip devletler bile, rekabeti bölümlere ayırma ve çıkarların örtüştüğü yerlerde seçici olarak işbirliği yapma yeteneğini göstermiştir.
Bu senaryoda, Grönland'ın kendisi Amerikan iştahından "kurtarılması" fedakarlık duygusuyla olmazdı. Bu pragmatizmdir: Rusya nüfuz, erişim ve güç kazanırdı. Ancak Grönland'ın bakış açısından, tek bir süper gücün baskısına maruz kalmaktansa çeşitlendirilmiş ortaklıklar tercih edilebilir. Fransa'nın Grönland'da konsolosluk açma kararı, adanın küresel diplomasinin odak noktası haline gelmesinin ne kadar hızlı olduğunu gösteren siyasi bir sinyaldir.
Bu senaryo abartılı mı? Mutlaka değil. Dünkü kırmızı çizgileri müzakere edilebilir, bugünkü kesinlikleri ise geçersiz kılacak kadar istikrarsız, ilginç zamanlarda yaşıyoruz. Grönland krizi tırmanırsa, Avrupa'nın karşı karşıya kalacağı seçenekler çok sert olacaktır.
Dolayısıyla asıl soru, Rusya'nın Avrupa'yı ve Grönland'ı "kurtarıp kurtaramayacağı" değil, Avrupa'nın bir zamanlar düşünülemez olarak gördüğü seçenekleri değerlendirmeye hazır olup olmadığıdır.
