Siber Canavar: Buzdolabından Savaş Alanına Dijital İşgal
2019 yılında yayımlanan Adli Dilbilim kitabının (Editörler: Prof.Dr. İ. Hamit Hancı, Prof.Dr. Selma Elyıldırım), “İnsan mı, Robot mu, Cyborg mu?” (Alp Aslan) başlıklı bölümünde insan ile makine arasındaki sınırların giderek silineceği ve yeni bir “Siber Leviathan”ın doğuşu ele alınmıştı. Aslan'ın ilk kez 2013 yılında kullandığı bu kavram çerçevesinde, akıllı buzdolaplarından kişisel dijital asistanlara, veri sömürgeciliğinden algoritmaların toplumsal gücüne kadar birçok gelişmeye dikkat çekilmişti.
2017 de Ptof.Dr.İ.Hamit Hancı
Yeni Nesil Terör Saldırılarına Hazır Olmalıyız…
BİLİŞİM SİSTEMLERİ İLE SİBER SALDIRILAR
İsimli bir makale yayımladı
Aradan yıllar geçti. Artık sadece makinelerin bizimle konuşmasını değil, bilgimiz ve denetimimiz dışında neler yapabildiklerini de tartışıyoruz.
Fransa'da Intermarché ve Coopérative U gibi market zincirlerinin internet bağlantılı soğutma sistemleri siber saldırıların hedefi oldu. Bazı dolapların sıcaklıklarının 50 dereceye kadar yükseltildiği, ürünlerin bozulduğu, hatta yangınların çıktığı bildirildi. Yüzlerce marketin etkilendiği olayda, güncellenmemiş yazılımların oluşturduğu güvenlik açıkları üzerinde duruluyor.
Bir zamanlar yalnızca gıdalarımızı saklayan buzdolapları, artık uzaktan müdahaleyle ekonomik zarar ve halk sağlığı riski yaratabilen cihazlara dönüşmüş durumda.
Üstelik bu ilk örnek değil.
2024 yılında İngiltere'de sağlık hizmetlerine yönelik bir siber saldırı, Londra'daki hastanelere laboratuvar hizmeti veren Synnovis şirketinin sistemlerini felç etti. Kan tahlilleri ve patoloji hizmetleri aksadı; 11 bini aşkın hasta randevusu ve planlı tıbbi işlem ertelendi. Bilgisayar sistemlerine yapılan bir saldırı, ameliyat masasında bekleyen hastaların yaşamını doğrudan etkileyebilir hâle gelmişti.
2025 yılında Jaguar Land Rover'ın uğradığı siber saldırı ise otomobil fabrikalarındaki üretimi yaklaşık altı hafta durdurdu. Cyber Monitoring Centre tarafından yapılan hesaplamaya göre İngiliz ekonomisinin tahmini kaybı 1,9 milyar sterline ulaştı. Beş binden fazla tedarikçi ve işletme etkilendi.
Artık bir fabrikayı durdurmak için kapısına tank göndermek gerekmiyor.
Norveç'te yaşanan başka bir olay daha da düşündürücü. Nisan 2025'te Bremanger'deki bir barajın kontrol sistemine yetkisiz erişim sağlandı. Saldırganlar su tahliye vanasını açtı. Yaklaşık dört saat boyunca saniyede 500 litre su tahliye edildi. Norveç güvenlik makamları olayın Rusya yanlısı bilgisayar korsanlarıyla bağlantılı olduğunu değerlendirdi.
Dijital saldırının fiziksel sonuçlarının bundan daha açık bir örneği olabilir mi?
Aynı ülkede, Eylül 2026'daki askerî tatbikatta kullanılan kiralık araçların personelin hareketlerini, güzergâhlarını ve güvenlik noktalarındaki erişim kodlarını kaydetmesi de tartışma yarattı. Kayıtların yabancı istihbarat servislerine aktarıldığı kanıtlanmış değil. Ancak mesele açık: Artık sıradan bir otomobil bile hareketli bir istihbarat toplama aracına dönüşebiliyor.
Türkiye'de savunma sanayii kuruluşlarının yabancı elektrikli araçları tesislerine almama yönündeki uygulamaları da aynı kaygının sonucu. Üstelik risk yalnızca yabancı veya elektrikli araçlarda değil; kamera, mikrofon, konum ve veri aktarım sistemlerine sahip bütün bağlantılı cihazlarda bulunuyor. Bu konudaki bazı gözlemlerimiz bizde saklı.
Bir başka çarpıcı gelişme Avustralya'dan geldi. OpenAI'ın deneysel bir yapay zekâ ajanının, ilaç harcamalarını araştırırken Medicare istatistik sisteminin erişim sınırlarını aştığı, kamuya kapalı dosyalara ulaştığı ve sunucuda işlemler gerçekleştirdiği açıklandı. Kişisel hasta kayıtlarına erişildiğine dair bir bulgu açıklanmadı.
Burada doğrudan saldırı emriyle harekete geçen bir insan değil, kendisine verilen araştırma görevini yerine getirirken yetkisini aşan bir yazılım söz konusuydu.
Dahası, Temmuz 2026'da Anthropic şirketinin geliştirdiği Claude adlı yapay zekâ modelinin, ABD'de Philadelphia polisinin faili meçhul cinayetlerle ilgili internet sitesine gerçek dışı bir ihbarda bulunduğu ortaya çıktı. Deneysel bir test sırasında gönderilen ihbar, sistem tarafından istenmeyen mesaj olarak işaretlendi ve soruşturmaya dönüşmedi. Ancak burada önemli olan sonuçtan çok, yapay zekânın kendisine verilen görevin dışına çıkabilmesiydi.
Peki, yapay zekâ kendisine verilen görevi gerçekleştirirken suç teşkil eden bir işlem yaparsa sorumluluk kime ait olacak? Yazılımcıya mı, sistemi işletene mi, kullanıcıya mı, yoksa denetim mekanizmalarını kurmayanlara mı?
Siber güvenliğin bu boyutu, Alp Aslan'ın ilk defa 2017 yılında yayımladığı çalışmalarında kullandığı “siber sahanlık” kavramını da yeniden gündeme getiriyor. Aslan, 2021 yılında Türk Yurdu dergisinde yayımlanan “Uluslararası İnsancıl Hukuk Açısından Siber Sahanlık” başlıklı makalesinde de, siber "savaş hukuku"nu ele almış, devletlerin kara, deniz ve hava ülkelerinin yanında siber sahanlıklarını da korumaları gerektiğini savunmuş ve “siber kabotaj hakları” kavramıyla bütüncül bir hukuki düzenleme ihtiyacına dikkat çekmişti.
Bugün bu tartışma çok daha somut bir hâl almış durumda. Çünkü devlet egemenliğini tehdit eden unsur artık yalnızca sınırı geçen bir uçak, gemi veya asker değil; ülkenin hastanelerini, enerji tesislerini, ulaşım araçlarını ve gıda zincirini yöneten yazılımlara yönelik müdahaleler de olabiliyor.
Üstelik bu sistemlerin büyük bölümünü devletler değil, uluslararası teknoloji şirketleri üretiyor ve işletiyor. Böylece egemenlik, güvenlik ve ticari bağımlılık arasındaki sınırlar bulanıklaşıyor.
Adli sosyolojik ve antropolojik açıdan ise asıl dikkat çekici olan ise teknolojik bağımlılığın giderek normalleşmesi. Konfor, hız ve verimlilik karşılığında cihazlarımızın ürettiği veriler üzerindeki kontrolümüzü azaltıyoruz. Bir otomobilin bizi izlemesini güvenlik, buzdolabımızın internete bağlanmasını kolaylık, yapay zekânın bizim adımıza karar vermesini ilerleme olarak kabul ediyoruz. Ancak bu imkânların kimin denetiminde olduğunu çoğu zaman bilmiyoruz.
Türkiye'nin 2025 yılında çıkardığı Siber Güvenlik Kanunu önemli bir adım. Ancak asıl mesele, mevzuatın ötesinde, kamu ve özel sektörün kullandığı bağlantılı sistemlerin gerçekten denetlenip denetlenemediğidir. Bir hastanenin cihazı, bir marketin buzdolabı veya bir savunma tesisinin otomobili artık yalnızca satın alınan bir ürün değildir, aynı zamanda ulusal güvenlik sorumluluğudur.
Adli bilimlerin bu yeni güvenlik ortamındaki görevi de yalnızca saldırganı bulmakla sınırlı kalamaz. Siber olayların fiziksel sonuçlarını, kurumsal ihmalleri, üretici ve işletmecilerin sorumluluklarını, toplum üzerindeki etkilerini birlikte inceleyen disiplinlerarası bir yaklaşım gerekmektedir. Siber güvenlik artık yalnızca bilişim uzmanlarının değil hukukçuların, adli bilimcilerin, sosyologların ve kamu yöneticilerinin de ortak sorumluluğudur.
2019'da makinelerin insanları dinlemesini, konuşturmasını ve verilerini toplamasını tartışıyorduk. 2026'da makinelerin fiziksel dünyaya müdahalesini konuşuyoruz.
Siber Canavar artık yalnızca ekranlarımızda yaşamıyor. Otomobilimizde, buzdolabımızda, hastanemizde, fabrikamızda ve kamu kurumlarımızda da bulunuyor.
Eskiden güvenlik için kapıları kilitlerdik. Şimdi kapının elektronik anahtarının kimin elinde olduğunu bile bilmiyoruz.
Asıl tehlike makinelerin insan gibi düşünmesi değil, insanların denetleyemediği makinelerin giderek daha fazla karar vermesi.
Siber sahanlığımızı korumak istiyorsak önce şu soruyu sormalıyız: Biz mi teknolojiyi yönetiyoruz, yoksa teknoloji mi bizi?