"Tarikat Cumhuriyeti"

Türkiye’de cumhuriyetin kuruluşundan bu güne kadar tarikat ve cemaatler varlığını sürdürdü. Kimi zaman gizli illegal yapılar olarak; kimi zamanda açıktan örgütlenme faaliyeti içerisinde bulunarak. Tabi ki hükümet yetkilileri tarikat varlığını ve devlet içerisindeki örgütlenmelerini genellikle reddettiler.

Aşağıda, Türkiye’de kamuoyunda tartışılan başlıca tarikat/cemaat ve söz konusu oldukları iddia edilen alanları özetledik:

* Menzil Tarikatı :  Nakşibendi-Khalidi Sufi geleneği içinde yer alır.

Sağlık Bakanlığı: Kamuoyunda Menzil mensuplarının Sağlık Bakanlığı ve bazı sağlık bağlantılı kurumlarda etki kazandığına dair iddialar var. Bazı gözlemciler, 15 Temmuz sonrası boşalan kadrolara bu tür bağlantıların yerleştirildiğini öne sürüyor.

Yargı ve bürokrasi: Bazı analizlerde, Menzil ve benzeri yapıların yargıdaki atamalarda etkili olabileceğine yönelik tartışmalar yer alıyor.

* İsmailağa Cemaati : İsmailağa Nakşibendi topluluğu.

Bu cemaatin devlet içinde sosyal ve toplumsal alanlarda etkili olduğu, yer yer bürokratik bağlantılara sahip olduğu iddiasını içeriyor.

 * Işıkçılar (Işıkcı cemaati)

Bazı çevrelerde Eğitim alanında varlık gösterdikleri yönünde iddialar oldukça güçlü kanıtlara dayanmaktadır.

* İskenderpaşa Cemaati

Bazı medya ve çevrelerde “Bayındır/İmar gibi idari alanlarda etkili” olduğu haberleri yapıldı.

* Hakyolcular (Hakyol Cemaati)

Bazı tartışmalarda Emniyet bağlamında isimleri geçer (polis ve güvenlik içi ilişkiler gibi). Bu da yine daha çok söz konusu iddialar seviyesindedir. Yüksek yargı kurumlarında da üyeleri olduğu yönünde bilgiler mevcuttur.

* Süleymancılar : Nakşibendi tarikatının bir kolu.

Ordu ve yargı alanına etkileri olduğu biliniyor.

* Fethullahçı Hareket – FETÖ / PDY Terör Örgütü (15 Temmuz öncesi – darbe kalkışması öncesi) : Gülen hareketi; eskiden polis, yargı ve bürokraside etki iddialarıyla biliniyordu.  15 Temmuz 2016 sonrası Türkiye’de devlet tarafından FETÖ (Fethullahçı Terör Örgütü) kabul edilerek büyük ölçüde tasfiye edildi. Bu nedenle güncel devlet kurumu dağılımında artık resmen etkili olduğu kabul edilmez, ancak tarihsel olarak uzun süre bürokraside güçlü olduğu bilinir.

Hükümet yetkilileri devletin içerisinde örgütlenen tarikat iddiaları genellikle kesin bir şekilde reddetmektedir ve devlette “tarihi bir tarikat kontrolü” olduğu yönünde resmî kabul yoktur. FETÖ / PDY için de “15 Temmuz”  öncesi aynı durum geçerlidir. Ancak sonuçlarını hep beraber yaşadık.  Devlet kurumlarında tarikatlar üzerinden doğrudan resmî kontrol olduğuna dair kanıtlanmış veri yok.

Ancak Menzil, İsmailağa gibi grupların kamuoyunda belirli alanlarda etkili olduklarına dair iddialar tartışılıyor; özellikle Sağlık Bakanlığı gibi bazı bakanlıklar gündeme geliyor.

FETÖ’nün yakın geçmişte devlet içinde güçlü olduğu bilinmesine rağmen, 2016 sonrası büyük ölçüde tasfiye edilmiştir.

Türkiye’de laiklik neydi, neye evrildi ?

Türkiye’de laiklik klasik Batı laikliğinden biraz farklıydı: Devletin dini kontrol ettiği, dini alanı Diyanet üzerinden yönettiği, tarikat ve cemaatleri resmen tanımadığı ama fiilen tolere ettiği bir model. Bu modelin amacı şuydu: “Din, devletin alternatifi olmasın.”

Ama son 20 yılda denge değişti. Kırılma noktası  2010–2016 arası oldu. Bu dönemde Laiklik koruyucu ilke olmaktan çıktı. AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan tarafından “Dindar nesil”, “manevi değerler” gibi kavramlar devlet dili haline getirildi. Cemaatler sivil alanın dışına çıkıp devlete eklemlenmeye başladı.

15 Temmuz burada kilit eşik

FETÖ’nün devlet içinde ne kadar örgütlü olduğu görüldü. Ama tasfiyeden sonra boşalan alanlar kurumsal liyakatle değil,  başka dini ağlarla doldurulduğu algısını yarattı. Yani sorun sadece “bir tarikat” değil, mekanizmanın kendisi.

Bugünkü tablo

Laiklik nasıl aşınıyor? Bugün laiklik; Anayasada var. Ama pratikte bağlayıcı değil

Şu alanlarda aşınma görülüyor:

a) Devletin tarafsızlığı

Devlet artık:  Dini nötr bir mesafe ile tutmuyor . Belirli bir Sünni-İslam yorumu ile özdeşleşiyor. Bu, diğer inançlar için: Aleviler, Gayrimüslimler ve İnançsızlar için  fiili eşitsizlik yaratıyor.

 b) Liyakat yerine aidiyet şüphesi

En tehlikeli nokta da burası. Bir kurumda insanlar şunu düşünmeye başlıyorsa sorun başlar : “Çalışkan mı, yoksa ‘bizden’ mi?” Bu noktada devlet aklı zayıflar, kurumlar çözülür, sadakat, hukukun önüne geçer, Bu laikliğin teknik boyutudur. Din meselesi değil, yönetim meselesi.

c) Sosyal devletin geri çekilmesi

Devlet: Yurt, yardım, bakım, destek gibi alanlardan çekildikçe; boşluğu tarikat ve cemaatler dolduruyor.  Bu da şuna yol açıyor: Yurttaş → devlet yerine → dini yapıya bağlanıyor. Bu, Cumhuriyet’in kurduğu vatandaşlık ilişkisinin tersine dönmesi demek.

“Tarikat Cumhuriyeti” söylemi neyi anlatıyor? Bu ifade teknik bir tanım değil, bir uyarı cümlesi.

Şunu söylüyor: Devlet, kendi kurallarını değil gayriresmi ağları tolere ederek kendi içini parçalıyor. Yani mesele:  “Herkes dindar oluyor” değil.   “Devlet kuralsızlaşıyor”  Büyük risk ne? En büyük risk şu:

Devletin birliği, hukukla değil, inanç grupları arası dengeyle sağlanmaya çalışılırsa orada kurumlar kişiselleşir. Hesap verilebilirlik biter. Kriz anlarında kontrol kaybolur. FETÖ deneyimi aslında son uyarıydı. Ama o dersten kurumsal değil, taktik sonuçlar çıkarıldı.

Türkiye bugün hukuken laik, fiilen dini referanslara açık, kurumsal olarak zayıf bir yapıdadır. Bu gidişat değişmezse mesele dinin “elden gitmesi değil”  devletin çözülmesi olur.