Ümit Özdağ'dan Butlan Açıklaması
Prof. Dr. Ümit Özdağ, Türk Milleti Basın Toplantısında Türkiye gündemine ilişkin önemli açıklamalarda bulundu.
Prof. Dr. Ümit Özdağ: “AKP, Türkiye'yi mutlak butlan ve kayyum ülkesi haline getirdi. Muhalefet belediyelerine operasyonlar, gözaltılar, tutuklamalar, itirafçı iddiaları ve kayyum atamaları adeta sıradanlaştı. Son savcı atamaları, NATO Zirvesi'nden sonra gerçekleştirileceği söylenen emniyet müdürü atamaları, yeni ve muhtemel dosyalarla ilgili şüpheleri gün yüzüne çıkarıyor. Ve bütün bunlar aynı zamanda beyaz et sektöründe yer alan 13 şirkete yönelik denetim kayyumu uygulamasıyla da genişletiliyor. Ve tabii bunlar hukuk devletine ve ekonomimize ağır darbeler indirmeye devam ediyorlar.
En son beyaz et operasyonunda gözaltına alınanların hepsi denetimli serbestlikle salındılar. Ve sanırım bir yerden ekonominin nasıl sarsıldığına dair mesajlar geldi. Evet, biz de Zafer Partisi olarak fahiş fiyat ve şirketlerin ortak fiyat kararıyla tröstleşme girişimlerine karşı çıkıyoruz. Tabii ki marketler denetlenmeli ve serbest piyasa koşullarında halkımızın tüketim ürünlerine ucuz ulaşması sağlanmalı. Ama bunlar mahkeme kararlarıyla, butlan ve kayyum atamalarıyla, gözaltı işlemleriyle, şafak operasyonlarıyla olmaz. Bunlar ekonomiyi doğru dürüst yöneterek olur. Ve unutmayın, devlet de ekonomi de ancak hukukla yönetilirse doğru dürüst yönetilebilir.
Hukuk ve yargı adalet üretmezse demokrasi yara alır, tasfiye olur. Seçilmişler atanmışlara tabi olursa milli irade yara alır. Yani adalet ve yargı yerine siyaset ve ticaret üretilir, demokrasi de yerini otokrasiye bırakır. Halkın iradesi yerine küçük bir azınlık otokrat grubun iradesi hakim olur, sarayın iradesi hâkim olur. Ve 24 yıllık AK Parti iktidarının butlan ve kayyum kararlarıyla Türkiye'yi getirdiği yer, ne yazık ki hukuk, adalet, milli irade ve demokrasinin ağır tehdit altında tahrip olduğu bir noktadır.
Değerli Zafer Partililer, bütün bu uygulamalar AK Parti iktidarının aslında gücünü değil, güçsüzlüğünü ortaya koyuyor. AK Parti, kaybeden partilerin uyguladığı politikaları uygulamaktadır. Güçlü, halk desteğinden emin iktidarlar, siyasallaşmış yargının düşman ceza hukuku uygulamalarının arkasına sığınmazlar. Ancak seçmenden korkan ve iktidarı kaybedeceğini anlayan partiler bu tür baskılara başvururlar. AK Parti de iktidarı kaybetme korkusu içindedir.
AK Parti'nin metal yorgunluğuna değil, metal dağılmasına tabi olduğunu görüyoruz. Türk halkına refah, demokrasi ve parlak bir gelecek vaat edemeyen AK Parti çözülüyor, dağılıyor, parçalanıyor ve kaybediyor. Evet, AK Parti'nin dört parçaya ayrıldığını görüyoruz.
Biz Zafer Partisi olarak bütün kadrolarımızla, programlarımızla ve yol haritalarımızla Erdoğan sonrası Türkiye'ye hazırlanıyoruz, Erdoğan sonrası Türkiye için çalışıyoruz. Ancak görüyoruz ki AK Parti'nin de Erdoğan sonrası Türkiye için çalışan dört tane grup var. Garip değil mi? Hayır, hiç garip değil.
Evet, AK Parti'de Erdoğan sonrasına hazırlanan dört grubun olduğunu görüyoruz. Erdoğan daha görevinin başındayken bu grupların temsilcileri veya sözcüleri ya da sözcüsü olmak isteyenler açık açık Erdoğan sonrasını konuşmaya başladılar. Bazıları Bilal Erdoğan'ın, Erdoğan'ın yerine gelmesini savunurken, bazıları da Erdoğan'ın damadının Erdoğan'ın yerine geçmesi gerektiğini savunuyor. Türkiye oğul ve damat arasına sıkışamaz diyenler, Hakan Fidan'ın Erdoğan sonrası AK Parti'nin başına gelmesi gerektiğini söylüyorlar. Dördüncü bir grup ise ‘Bunlardan hiçbirisi olmaz, biraz bekleyelim, görelim’ havasında.
Şimdi böyle bir ortamda seçimin ne zaman yapılacağı tartışılıyor. Seçim elbet yapılacak. Önemli olan, daha seçim tarihi belli olmadan kendi içinde dört parçaya ayrılmış ve Erdoğan sonrası hesabını yapan bir AK Parti gerçeğiyle Türk siyasetinin karşı karşıya olduğu hususudur. Ve aslında Türk seçmeninin zihninde seçimler başlamıştır.
AK Parti'nin seçmene, hele 2017'den bu yana ağırlaşarak devam eden ekonomik buhranın yıkıcı toplumsal sonuçları düşünüldüğünde, yeni bir şey vaat etmesi ve seçimleri kazanması da mümkün değildir. Özellikle mutlak butlanlar, mutfaktaki buhranı gündemden çıkaramıyor ve seçimlerin sonucunu butlanlar değil, mutfaktaki buhran belirleyecek. AKP iktidarı kaybedecek.
Yaşanan bu zor günler kimsenin moralini bozmasın. Türk halkı, yaşlısı ve genciyle, emeklisiyle, çalışanıyla demokrasi, hukuk devleti ve toplumsal refahın olduğu bir geleceğe doğru elbette ilerleyecek.
Değerli basın mensupları, kıymetli Zafer Partililer,
Butlan ve kayyum kargaşası arasında halkın değişmeyen gündemi, seçimlerin sonucunu belirleyecek olan gündem; yoksulluk, işsizlik, enflasyon ve geçim sıkıntısı. Çarşı pazar alev alev yanıyor. Gıda fiyatlarının pahalılığı devam ediyor ve her geçen gün daha da yükseliyor.
Haziran 2023'te başlayan dezenflasyonist, yani enflasyonu sözde düşürmeyi hedefleyen politikaların başarısız olduğu açık bir şekilde ortaya çıktı. Enflasyon canavarı dizginlenemedi. Dezenflasyon programı başladığında, Haziran 2023'te TÜİK'e göre yıllık enflasyon yüzde 38,21'di. Bugün yine TÜİK'e göre yüzde 32,61. Kaç puan düşmüş? Sözde 5,5 puan.
Üç sene boyunca Türk milletine reva görülen yoksullaşmadan sonra, emeklileri sefalete, açlığa; asgari ücretlileri açlığa mahkum ettikten sonra geldiği nokta bu. Çünkü birileri, Türk halkının %90'ı sefalet içerisinde kıvranırken Londra'da sokaklar satın almaya devam ediyor ve lükslerinden hiç ama hiç taviz vermiyorlar.
Yani üç yılda hiçbir şeyi düşüremedik. Ama hakkını da yemeyelim, AKP hükümetinin önemli bir başarısı da var. Enflasyonda Arjantin'i de geçtik sonunda. Ve dünya enflasyon şampiyonları sıralamasında Venezuela, Güney Sudan ve İran'ın ardından Türkiye dördüncü sırada.
Hadi, İran savaşta, onu anlarız. Evet, İran'da enflasyon yüksek deyince bir şey de ekleyelim. Evet, İran'da enflasyon yüksek ama İran, Amerika Birleşik Devletleri'ni ve İsrail'i savaşta yendi. Dün de bunun kanıtı imzalanan anlaşmayla ortaya çıktı. Peki, Ukrayna savaşta değil mi? Enflasyon Türkiye'den daha düşük. Dün Ukraynalılar Moskova'yı bombaladılar. Peki Rusya? Onun da enflasyon oranları bizden daha düşük. O da bir savaş içerisinde olmasına rağmen. İşte AK Parti Türkiye'yi o kadar kötü yönetiyor ki, gelinen nokta 24 senenin sonunda yolsuzluk, işsizlik ve yüksek enflasyonun kontrol dışında olmasıdır.
Ve işin kötü yanı, değerli arkadaşlar; 20 bin TL olan emekliler, 28 bin 75 lira alan asgari ücretliler için temmuz ayında bir güncelleme yapılması, bir zam yapılması da beklenmiyor. En düşük emekli aylığı alan 5 milyondan fazla emekli ve 11 milyon asgari ücretli yoksulluktan adeta kırılıyor. Tabii, 20 bin liranın üzerinde maaş alan emeklilerin durumu sanki iyi mi? Hayır. Onlar da ekonomik buhranın baskısı altında açlıkla mücadele ediyorlar. Temmuz ayında hiç olmazsa asgari ücret ve en düşük emekli maaşına enflasyon farkı eklenip zam yapılmalıydı. Yapmadılar, artış yapmadılar.
Ancak Zafer Partisi olarak bizim gönlümüzden geçen, asgari ücretin standart ücret hâline gelmesi yerine sadece başlangıç dönemi ücreti olması ve istisnai olması; emeklilerimizin de dahil olduğu çalışanlarımızın ihtiyaçlarını karşılayabilecek ücret alabildikleri bir Türkiye'yi inşa etmektir. Artık bunun AK Parti döneminde gerçekleşmeyeceği net bir şekilde ortaya çıkmıştır. Türk halkı; işçisiyle, işvereniyle, esnafıyla, çiftçisiyle AK Parti iktidarından umudunu kesmiştir. Bunu bütün Anadolu'da gezdiğimiz ve ziyaret ettiğimiz toplumsal kuruluşlarda ve sahada görüyoruz.
Toplumdaki genel bir eğilime göre AK Parti'nin maaşlarda da belirgin bir artış sağlaması, erken seçim için kuvvetli bir emare olarak görülüyor. Yani vatandaş da biliyor ki AK Parti ancak vatandaşın refahı için değil, seçimlerde oy almak için, hemen seçimden önce zam yapar. Evet, durum bu. Bunun diğer anlamı şudur: Biz sizi sevmiyoruz. Biz sizinle ilgilenmiyoruz. Siz açlıkla, sefalet içinde boğuşabilirsiniz. Biz size ancak seçimler yaklaşınca ilgi gösterir gibi yapar, maaşlarınızda zam yaparız. O da sizden oy almak için.
Evet, bugün AKP'ye hâkim olan yaklaşım budur. Ve zam için maaşlara seçim dönemi bekleyen AK Parti iktidarı bilmeli ki Türk halkı bu sefer bu tuzağa düşmeyecek. Kurt kışı atlatacak ama yediği ayazı unutmayacak ve sandıkta AK Parti ile gereken hesaplaşmayı yapacak.
Artık görüyoruz ki AKP'nin enflasyonu düşürebileceğine olan inanç tam anlamıyla ortadan kalkmış durumda. Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası enflasyon beklentisi anketlerine bakıyoruz. Piyasalarda enflasyonun düşmesiyle ilgili geleceğe dair hiçbir umut yok. Çünkü böyle bir şeyin olması için, güven olması gerek.
Oysa adalete güvenin olmadığı bir ülkede güvenden bahsetmek mümkün değil. Ve bundan dolayı da Türk ekonomisindeki ağır buhran ne yazık ki seçimlere kadar derinleşerek devam edecek. AK Parti'nin ekonomik buhranı aşmak gibi bir politikası yok. Sadece seçimlerden önce zamdan ve yurt dışından gelecek büyük yeni borçlardan başka da bir şeye umut bağlamış değil.
Peki, diyelim ki yurt dışından büyük yeni borçlar geldi. Bu borçların geri ödemesini AK Parti cebinden mi yapacak, yoksa yine Türk milleti mi yapacak? Tabii ki Türk milleti yapacak. Biz artık borçlanan ve faize dünyada en fazla ödeme yapan millet olmaktan kurtulmak istiyoruz. Bunun için de tek yol üretim ekonomisine geçiştir.
Değerli Zafer Partililer, değerli basın mensupları; iktidar ve muhalefetteki bazı malum gruplar, terörsüz Türkiye maskesi altında PKK ve Öcalan'la ikinci mücadele sürecini umutsuzca sürdürüyorlar. Umutsuzca dedim; çünkü halkımızın büyük bir çoğunluğu PKK ile yapılan bu pazarlıklara şiddetle karşı çıkıyor ve süreç, Allah'a şükürler olsun ki, ilerlemiyor, ilerleyemiyor. 20 ay sonunda gelinen nokta budur. Ama bunu kabul etmek istemeyenler hala bazılarıyla kol kola girip fotoğraflar çektiriyorlar. PKK'nın siyasi şubesi DEM, geçen günlerde dokuz maddelik bir çerçeve yasa taslağı ile zemin yokladı ve halkımızdan büyük bir tepki geldi.
Bu arada PKK elebaşı, narkoterörist ve katil Murat Karayılan bir açıklama yaptı ve dedi ki: ‘Silah bırakacağız demedik, silahlı mücadele stratejisini değiştiriyoruz’. Evet, adeta Türk milletinin aklıyla alay ediyorlar. Ve yine kimse çıkıp da ‘MİT, PKK'nın silah bırakıp bırakmadığını rapor edecek ve ona göre yasal düzenleme yapacağız’ falan demesin. Hele Milliyetçi Hareket Partisi'nin ‘PKK'nın tamamen silah bırakması gerçekçi değil’ açıklaması da dikkate alınınca, PKK ile ikinci müzakere sürecinin fiilen sona ermek üzere olduğunu görüyoruz. Çünkü silah bırakmayı kabul etmeyen ve aslında Suriye'de dört tane PKK terör tugayı şeklinde bir yapı oluşturan PKK, açılım ile müzakereye devam etmek, terörsüz Türkiye adı altında Türkiye'yi teröre teslim etmektir. Biz terörle müzakere değil, terörle mücadele edeceğiz. Biz Türkiye'nin terör örgütüne teslim olmasını değil, Türkiye'nin terör örgütünü yok etmesini hedefleyen bir siyaseti temsil ediyoruz.
Bunun için geliştirilmiş Demir Güvercin eylem programımız, PKK'yı sadece Türkiye'de değil, bütün Orta Doğu'da nasıl ortadan kaldıracağımızın detaylı yol haritasını tespit etmiş durumda. Türk milleti, Türk devletinin PKK'ya teslim olmasını kabul etmiyor ve bu iradesini de sokakta, bu müzakereleri PKK'yla başlatan Cumhur İttifakı'na gayet net bir şekilde gösteriyor. Bunun için de Cumhur İttifakı'nın içinde yine bir başka parçalanma olduğunu görüyoruz. Önümüzdeki günlerde size bu parçalanmadan da bahsedeceğim. Bu parçalanma politika konusunda değil, politikanın hızı konusunda bir parçalanma; altını çizeyim.
Değerli basın mensupları, sevgili Zafer Partililer,
Türkiye'nin omuzlarındaki sığınmacı ve kaçak sorunu da ağırlaşarak devam ediyor. Geçtiğimiz günlerde Tekirdağ'da bir çiftçinin çiftliğinde Afgan bir çalışan bulunmuş ve insan kaçakçılığı suçundan çiftlik sahibi, o Afgan'la birlikte mahkemeye çıkarılmış. ‘Nasıl olur da sen bir kaçak Afgan'ı çalıştırırsın?’ diye. Tabii Afgan mahkemede ifade verecek, Türkçe bilmediği için bir de tercüman getirilmiş mahkeme tarafından. Getirilen tercüman da kaçak çıkmış. Onun üzerine çiftçinin avukatı dönmüş mahkemeye, ‘Tamam’ demiş, ‘Bizimki kaçak da sizinki de kaçak’. Trajik duruma bakın.
Ya Esenyurt'ta bugün bir operasyon yapılmış IŞİD'e karşı. Çok sevindim bunu duyduğuma. Ancak şunu da ifade edeyim: IŞİD hücreleri birçok yerde olduğu gibi Esenyurt'ta da var. Bakın, esnafı dolaşıp IŞİD propagandası yapıyorlar. Ve terör hızla zemin oluşturmaya çalışıyor. Bütün bunlar, bu olağanüstü kötü Suriye politikasının sonucudur.
Devletimizin varlığı ve milletimizin birliği açısından çok ağır bir tehdidi içeren bir itiraf da 6 Haziran 2026'da Türkiye'nin Şam Büyükelçisi tarafından televizyon kameralarının önünde yapıldı. Şam Büyükelçisi Nuh Yılmaz dedi ki: ‘700 bin Suriyeli geri döndü’. Tabii şunu söylemedi Şam Büyükelçisi: Suriye'ye giden 700 bin Suriyeliden geri kaçı Türkiye'ye döndü? Evet Sayın Büyükelçi, bu rakamı biliyor musunuz? 700 bin kişi sınırdan öbür tarafa geçti. Peki ne kadarı geri Türkiye'ye geçti? Sizde vardır bu rakam. Bir de onu açıklayın lütfen.
Dedi ki: ‘Suriyelilerin geri dönüşü, geçen sene İsrail saldırıları sırasında gerçekleşen çatışmalardan dolayı durdu’. Peki İsrail'in Suriye'de saldırdığı yer neresi? Suriye'nin güneyindeki Dürzi bölgesinde çıkan çatışmalar. Peki Türkiye'den dönen Suriyeliler nereye dönecekler? Suriye'nin kuzeyine. İnanılır gibi değil. Bunu büyükelçi ne olarak gösteriyor? Bir bahane olarak gösteriyor, dönmemeye bahane.
Peki bu insanlar Siyonist İsrail'e karşı vatanlarını savunmayacaklarsa, bu ülkede işler ne? Yarın bu ülkeye bir saldırı gerçekleştiğinde bu insanlara güvenmek mümkün mü? Kendi ana vatanlarını savunmayanlar, sığınmacı olarak geldikleri Türkiye'yi mi savunurlar zannediyorsunuz? Böyle bahane olur mu? İki gün süren saldırıdan dolayı bir sene geçişler durur mu?
Hayır, mesele bu değil. Mesele, büyükelçinin de itiraf ettiği gibi, geri dönüş yerine artık entegrasyonu düşünüyorlarmış. Siz kimin vatanını kime veriyorsunuz ya? Neymiş, bunlar Türkiye'de çok başarılı iş adamıymış. Çok başarılı iş insanı. Gitsinler Suriye'de olsunlar. Siz Suriye'nin iyiliğini istemiyor musunuz? Başarılı iş adamlarının Suriye'ye dönmesi Suriye için iyi olmaz mı? Bu, Türk milletine yapılabilecek en büyük kötülüklerden bir tanesidir. Bu, Türkiye'nin milli kimliğini değiştirmektir. Türk milletinin elinden devletini almaktır. Türk milletine ortak getirmektir.
Bakın, 2017'den bu yana Türkiye'de doğum oranlarında korkunç bir düşüş var. 1,44'e kadar düştü. Suriyelilerde bu oran 5,3. Yani Türklerin yaklaşık 4 katı. Çok zaman değil. Bundan 24 sene sonra Türklerin Türkiye'de azınlık olma ihtimali var. Ve bu devlet eliyle yapılacak ha? Türk milleti buna asla evet demeyecek. Sandıkta bu politikanın da cevabını alacaksınız.
Altı gün önce yine Sağlık Bakanı Memişoğlu, Şam ve Halep'te 450 yataklı iki hastane yapılıp hibe edileceğini söyledi. Tamam, güzel. İki sene de bedava bakacaklarmış. Ya Türkiye, Türklere de bedava baksanıza kardeşim. 11 sene Türkiye'de bedava baktınız. Peki biz niye ihalelerde yokuz? Suriye'de büyük ihaleleri almıyoruz? Niye Fransızlar liman ihalelerini alırken biz dışarıdayız? Bu kabul edilebilir değil.
Zafer Partisi, Anadolu Kalesi Projesi'yle Türkiye'deki bütün sığınmacı ve kaçakları vatanlarına geri yollayacaktır. İçişleri Bakanı kısa bir süre önce açıklama yaptı. Dedi ki: 'Diyorlar ki verilen vatandaşlıkları geri alacaklarmış. Böyle bir şey olmayacak'. Sayın İçişleri Bakanı bilsin; evet, kanunsuz olarak verdiğiniz bütün vatandaşlıkları iptal edip bu insanları devletler hukukuna uygun bir şekilde ülkelerine geri yollayacağız.
Değerli Zafer Partililer, değerli basın mensupları,
Ben yıllardan beri, 2002 senesinden bu yana, her gün güne beni evimin kapısının önünde bekleyen bir polis arkadaşımla başlarım. 90'lı yıllarda uzun yıllar Polis Akademisinde binlerce öğrenciye ders verdim. Polis istihbarat kurslarında dersler verdim. Binlerce polis kardeşimi tanırım ve onların ne kadar ağır şartlar altında çalıştıklarını, AKP iktidarı döneminde önce 2016'ya kadar nasıl bir terör örgütünün, casusluk örgütünün elinde ötelendiklerini, komplolara maruz kaldıklarını gayet iyi bilirim. Şimdi de 15 Temmuz sonrasında başka cemaat yapılanmalarının benzer uygulamaları Türk polisine karşı sürdürdüğünü görüyoruz. Ayrıca polisi siyasi bir araç olarak gören bir zihniyetin nasıl ağır baskılar ve mobbingler yaptığını görüyoruz.
Ağır çalışma koşulları, polis için katlanılmaz siyasi baskılar, polisliğin ruhuna aykırı talepler ve 2026'da 43 polis intihar etti. Son 7 günde 7 polis intihar etti. Hiçbir meslek grubunda bu kadar büyük sayıda intihar yok. Evet, İçişleri Bakanı herhalde bu konuda bir şeyler yapmayı arzu eder. İş işten geçmeden demeyeceğim; iş işten bu kardeşlerimiz için ne yazık ki geçti. Hiç olmazsa yeni intiharların olmaması için hızlı araştırma ve soruşturmaların başlaması gerekiyor.
Değerli Zafer Partililer,
Yine Ankara kulislerinde dolaşan çok rahatsız edici bir başka konu var. Bir taslak dolaşıyor. Bu taslağa göre Jandarma Genel Komutanlığı, Jandarma Genel Müdürlüğüne dönüştürülecekmiş. İnanılır gibi değil. Umarım doğru değildir. Bir ülke kendi ordusunu eliyle imha etmez. Daha ne istiyorsunuz jandarmadan? Terörle mücadelede en başarılı olan güçlerin başında geliyor. Şehit sayısı ortada. Siz bunların alay sancaklarını elinden aldınız ya, daha ne yapabilirsiniz alay sancağı elinden alınan bir güce? Eğer böyle bir düşünce varsa bundan hızla vazgeçin.
Değerli Zafer Partililer, değerli basın mensupları,
Son olarak üzerinde durmak istediğim husus Heybeliada Ruhban Okulu'nun Eylül 2026'da açılacak olması. İnşaat devam ediyor. Bakın, Batı Trakya'da Türkler kendi müftülerini seçemiyorlar. Daha yeni Edirne Barosu Başkanının ve Zafer Partisi Edirne Teşkilatının katıldığı bir dava görüldü, iki celse halinde. Yunan hükûmeti tarafından atanan müftüyü camiye sokmayan soydaşlarımız Yunan mahkemelerinde yargılanıyorlar.
Böyle bir ortamda Bartolomeos kendisini evrensel papaz ilan edip, şimdi 1971'de Türk yasalarına göre her yüksekokul bir üniversiteye bağlı olmalıdır ilkesine karşı çıkarak, 'Ben bir Türk üniversitesine bağlı olmam' deyip Heybeliada Ruhban Okulu'nu kapatanlar; yine Türk yasalarına karşı çıkarak bağımsız Heybeliada Ruhban Okulu'nu açacaklar, öyle mi?
Erdoğan kısa bir süre önce Türk İstanbul'dan bahsetti. Doğru mu arkadaşlar? İstanbul'la ilgili planların yapıldığından bahsetti. Sayın Erdoğan, eğer bunda zerre kadar samimiyseniz, Türk İstanbul diyorsanız, Heybeliada Ruhban Okulu açılamaz. Çünkü Heybeliada Ruhban Okulu bu şekilde, herhangi bir Türk kurumuna bağlı olmadan açılma iddiasıyla İstanbul'un Türk kimliğine meydan okuma hareketidir. Bunu kabul etmek ağır bir kapitülasyon olur. Bunu kabul etmek egemenlik ihlali olur. Bunu kabul etmek anayasa ihlali olur ve burası, bakın altını çizerek söylüyorum, casus FETÖ okullarına döner. Bunu mu istiyorsunuz?
Türkiye bir sömürge ülkesi değildir. Türk devletinin dışında İstanbul'u yeniden Konstantinopolis yapma çabası ve tarihi surlar içinde Vatikan modeli bir Ortodoks din devleti oluşturma girişimleri beyhude çabalardan ibarettir. Türk milleti böyle bir projeye izin vermeyecek, tarihe gömecektir. Ve Bartolomeos da kim olduğunu gayet açık bir şekilde artık anlamalıdır. Fatih Kaymakamına bağlı bir din görevlisidir. Bunun ötesinde bir şey değildir.”